|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Acaba sadece "ahenksizlik" yeter mi şu an Ak Parti iktidarının verdiği görüntüyü anlatmak için... Evet ahenksizlik görüntüsü var, ama daha ötede, sanki biraz politika üretme sıkıntısı var, biraz iktidarı kullanamama durumu var... Hemen söyleyelim, Ak Parti'nin başarılı olmasını isteyenlerin yüreğinde endişe kıpırtıları oluşmaya başlamış bulunuyor. Bunun farkına varılmalı ve bu, çok ciddi bir uyarı sayılmalıdır. Bir kere olan biten her şey, herkes tarafından okunuyor, bunun bilinmesi lazım: -Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın konuşma üslubundan birkaç olayda sergilediği tavra kadar her şey, herhalde Türkiye'de ve dışarda ilgili her çevrede yetkin bir Dışişleri Bakanı'nın değil, başkası bulunamadığı için görevlendirilen bir kişilik profilinin örneği olarak okunuyor. İçerde oluşan üzüntüler ile, dışarda oluşan ümitler de ne yazık ki Türkiye için olumlu değil. -Bakanlar arasında özellikle ekonomik konularda yaşanan ahenksizlik, kimi zaman rol çalma ekseninde, kimi zaman ortak bir politika belirlenememiş olmasının savruklukları çerçevesinde yoruma kavuşuyor. "Nemaların ödenmesi" konusundaki ahenksizlik dramatikti, vergi konusunda yaşanan ise trajik olmuştur. İktidarın, daha ilk ayında, "hayat standardı" uygulamasında TOBB'un açık resti ile karşılaşması üzerinde herhalde dikkatle durulmalıdır. O TOBB ki, bugüne kadar, Ak Parti'nin sivil ortağı gibi ahenkli bir görüntü içindeydi. -İhale yasası konusundaki tavır, hiç şüphe duyulmasın ki, kamuoyu hafızasında dokunulmazlıklar konusundaki tavırla birleşerek, yolsuzluklarla mücadele konusunda, iktidarın imajını yaralayan bir çentik oluyor. Hem dokunulmazlıklar, hem de ihale yasası konusunda, hükümetin seçtiği tavrın belki de makul sebepleri bulunabilir. Ancak bunlar kamuoyuna sunulmadığı için sonuç imaj yaralanması oluyor. -Cumhurbaşkanı Sezer'in sık sık zirve toplama yolundaki girişimleri, "iktidarın alanını daraltma" biçiminde ilerliyor. Belki iktidar olan biteni, "her şeyi uzlaşma ortamında çözümleme" çerçevesinde izah etmek isteyebilir. Ama kamuoyunda algılanan o değil. Kamuoyunda, Cumhurbaşkanı Sezer'in sanki TSK ile elele vererek, iktidarın boşluklarını ve "milli konularda hassasiyet eksiklikleri"ni ikame ettiği gibi bir görüntü oluşuyor. Bu ikame olgusunun, varıp, üst düzey tayinlerde "supab" iradesine dönüştüğü de gözleniyor ki, hadise ciddi bir iktidar aşınması boyutu kazanabilir. Denir ki: Eşeğin kuyruğunu sokak ortasında kesersen, kimi uzun oldu dermiş, kimi de kısa... Bu, bir iktidar için politika eksikliğini ve sokak ortasında politika oluşturma zaafını anlatır ki, kısa sürede, iktidarı boşlukta döndürmeye başlayabilir. Belki de hükümet asıl bu konuda, zihnini toparlamak zorundadır. Çünkü, Türkiye'de iktidarın taksim edildiği alan asıl bu zemindir. Hükümetin daha kurulma safhasında, AB gibi, Kıbrıs gibi, Irak'tan yola çıkıp ABD ile ilişkilerin tüm alanlarını dizayn etmek gibi çok girift dış ilişkiler sağnağı ile buluşması da, bu alandaki sınavı çetin hale getirmiştir. "363'ün mehabetini bitirme" ve "Teslim alma" girişimleri ile sorumsuz "meydan okuma" çağrıları arasında doğru ve dengeli çizgiyi bulmak için, iktidarın merkez insanları, başlarını elleri arasına alıp, birlikte bir muhasebe yapma noktasındadırlar. -Burada en önemlisi, Tayyip Erdoğan'la Abdullah Gül'ün ilişkilerindeki ahenktir. Birisi Ak Parti'nin lideri, diğeri Türkiye'nin Ak Partili Başbakanıdır. Her iki statü, başat olmayı gerektiriyor. İşi zorlaştıran, Tayyip Erdoğan'ın Ak Parti ve seçmen nezdindeki ağırlığı ile, Başbakanlığa gelememesi, Abdullah Gül'ün "ikame" bir misyon üstleniyormuş durumda olmasıdır. Ak Parti'nin kendi iradesiyle oluşmayan, sistemin yasakçı ve çarpık yapısının ürünü olarak önünde bulduğu bu yapı, hükümetin daha ilk oluşum günlerinde muhtemel yetki tedahüllerinin oluşma zemini olarak görülmüştü. Ancak, gerek Erdoğan'ın gerekse Gül'ün, Ak Parti'nin kuruluşunun çok öncesine uzanan siyasi birlikteliklerinin ve dava arkadaşlıklarının, ortaya çıkabilecek sorunları kolayca aşma imkanı verebileceği düşünülmüştü. Erdoğan ve Gül de açıklamaları ile kamuoyunu rahatlatmaya çalışmıştı. Ancak sorun orada duruyordu. Siirt olayı ile Erdoğan'ın kısa sürede başbakanlığa gelebileceği ihtimali, soruna daha da diri bir nitelik kazandırdı. Bu arada Erdoğan'ın Kopenhag Zirvesi dolayısıyla yaptığı diplomatik girişimler, Erdoğan'ı Türkiye'nin en öndeki siyasi aktörü haline getirdi. Ve Erdoğan'ın daveti ile Erdoğan başkanlığında yapılan bir koordinasyon toplantısı... Erdoğan'ın hükümeti uyarması... Bütün bunlar, Erdoğan'ın konumunu öne çıkaran ve Başbakanlık statüsünü ikincil konuma iten gelişmeler oldu. Ayrıca Kopenhag'da Başbakan gazetecilerin sorularına cevap verirken, Erdoğan'ın "teşekkür ederiz" deyip konuşmayı kesmiş gibi bir görüntü vermesi, gazetelere yansıdı ve iki liderin ilişkisine dair gölgeli bir not olarak düştü. Gene de iki liderin ilişkilerinin, güceniklik, alınganlık, birbirini gölgeleme vs. gibi problemli noktalara gittiği herhalde söylenemez. Ama, görüntünün problemli olduğunu, öyle algılandığını ve sıkıntı doğurma riski taşıdığını dikkate almak gerekiyor. Vakıa şu: Başbakanlık statüsü, sistem içinde çok etkin bir statü. Bunun parti hiyerarşisinden yola çıkıp gölgelendiği ve ikincil duruma düşürüldüğü intibaını asla vermemek gerekiyor. Ve burada Tayyip Bey'in tavrı önem kazanıyor. Çünkü bu ancak onun üzerinden yapılabilecek bir şey. Bunu Tayyip Bey yapmasa bile, onun üzerinden yapmak isteyecekler olabilir. Abdullah Gül'ü "üç gün sonra gidecek" bir insan muamelesine maruz bırakmak, bu hükümete yönelik en büyük tahribat olacaktır. Şu an Ak Parti'nin en kırılgan alanının bu olduğunu söylersem, kimse abartma gibi telakki etmemelidir.
HABLEMİTOĞLU CİNAYETİ Uzun bir aradan sonra Türkiye seçilen hedef itibariyle yeni bir siyasi cinayetle sarsılıyor. Necip Hablemitoğlu ismi gerçekten kritik bir isim. DGM'de bulunan Fethullah Gülen ve Alman Vakıfları ile ilgili dosyalarda Hablemitoğlu'nun iddiaları da yer alıyor. Ancak cinayetin kim veya kimler tarafından işlendiği bilinmediği için, henüz siyasi nitelikli olup olmadığına karar vermek de mümkün değil. Ama, sırf maktulün kimliği ve ilgili bulunduğu davalar sebebiyle, siyasi gerilim üretmesi söz konusu. Dileriz cinayetin sorumluları bir an önce bulunur ve böyle bir tehlikenin önü alınır. (Bunu en çok Hablemitoğlu'nun ilgili bulunduğu davada yargılananların isteyeceğini sanıyorum.) Gazeteler "Derin cinayet" diye duyurdular haberi. "Derin"lik her neredeyse bulunup çıkarılmalıdır, iktidarın da cinayetin aydınlanması için elinden geleni yapacağı açıktır, çünkü bu, iktidarın Türkiye'nin sorunlarını çözmek için ihtiyaç duyduğu barış iklimine karşı bir suikast niteliği taşıyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |