|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ahmet Taner Kışlalı'nın öldürülmesinden sonra, bu cinayete benzeyen yeni bir vaka ile karşı karşıyayız. Doçent Necip Hablemitoğlu, tıpkı Kışlalı gibi, Ankara'daki evinin önünde öldürüldü. Daha önce, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy gibi tanınmış şahsiyetler terörün kurşunlarına hedef olmuştu. İdeolojisi ne olursa olsun, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, hep bir ağızdan, hiç bir mazeret üretmeden, şiddeti kınamalıyız. Hablemitoğlu'nun katledilmesi, onun "şeriatçi yapılanmaya" yönelik araştırmaları olduğu düşüncesiyle, katiyen, peşin hükümle, İslamcı denilen örgütlere yüklenilmemeli. Çünkü İslamcı yaftasını taşısa dahi, belli ki bu tip örgütleri kullanan, başkaları var. Türkiye'de kargaşa çıkmasını, insanların birbirlerine kuşkuyla bakmasını ve AB'ye giden yolun tıkanmasını isteyen mihraklar işbaşında. Hepimiz sağ duyuyla hareket edersek, tuzağa düşmekten kurtuluruz. "Derin cinayet" arzu edilen tahribatı yapamayacaktır. Asker, sivil herkes el ele verip, ülkemize yönelik tertipleri bozmaya gayret etmeliyiz. Hem başörtüsü sorununu aşmalıyız, hem de asker-siyaset ilişkilerini kabul edilebilir bir çerçeveye oturtabilmeliyiz.
Kılınç Paşa'nın açıklaması
Radikal'in 17 Aralık 2002 tarihli nüshasını okuyunca şaşırdım. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, İmam Hatiplere kız öğrenci alınmamasını tavsiye ediyordu. MGK Genel Sekreteri'ne göre, türban sorunu böylece çözülmüş olacaktı; "Sorunu yaratan sebebi ortadan kaldıralım. İmam Hatiplere kız öğrenci alınmasın" diyordu Kılınç Paşa.
Genel Sekreter, bu düşüncesini Tayyip Erdoğan ile Başbakan Gül'e iletmişti. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz ile de özel bir görüşme yapmışlardı. Haberde "Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç'ın, bu hassas konuyu sadece izlemekle yetinmeyip, gerekli uyarıları yapmayı sürdürdükleri, daha önemlisi sorunun çözümü için bizzat devrede oldukları" hususu, Paşa'nın ağızından aktarılıyordu. Cümlenin gelişinden, Tuncer Kılınç'ın, birileri adına Başbakan'la görüştüğü anlaşılıyor. Birileri adına, Tayyip Erdoğan'a haber gönderiyor. Bize göre, Türk ordusu ve onun temsilcileri, bu gibi siyasi konuların dışında kalmalı. Kalmazlarsa, istediğiniz kadar Kopenhag kriterlerini yerine getirmeye çabalayın, vesayet görüntüsü altında Avrupa Birliği üyesi olamazsınız. Gül ve askerler arasında bu tip bir görüşme, MGK Genel Kurulu'nda kapalı kapılar ardında cereyan edebilirdi. Ama basına verilen demeçler, maalesef, Türkiye'yi ikinci sınıf ülkeler konumuna itiyor. Ayrıca, Kılınç'ın lâfı, "mektepleri kapatıp Milli Eğitim'i bir güzel idare etmeye" benziyor.
İmam Hatip'in durumu
Önce İmam Hatiplerin bir meslek okulu olup olmadığını tartışmak lâzım. İlk başta meslek okulu olarak kurulan bu okullar, sonradan normal lise tedrisatı ile takviye edildi; talebelerin üniversiteye gitmelerinin de önü açıldı. 28 Şubat'tan sonra, ilk öğretimin 8 yıla çıkıp mecburi olmasıyla birlikte, İmam Hatiplerin orta kısmı kapatıldı. Bazı dersler kaldırıldı ve üniversiteye girişteki imtihan, düz liselere göre farklı kıstaslara tâbi tutuldu. İmam Hatipler yeniden meslek ağırlıklı liselere dönüştü. AK Parti iktidarı, ayırımcılığa karşı çıkarken, meslek liseleri ile genel liseler arasındaki değerlendirme puanlarını eşitlikçi bir yaklaşımla yeniden düzenleyeceğini açıkladı. Ayrıca, AK Parti iktidarının okullara alınmayan başörtülü kızlara bakış açısı malûm. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri'nin görüşünün iktidar tarafından kabullenilmesi de mümkün değil.
Radikal'in haberinde çerçeve içinde İmam Hatip Liseleri'ndeki gelişmeyi anlatan bilgiler de veriliyor: "İlk öğrencilerini, 1924-25 eğitim yılında alırken, imam ve hatip yetiştirilecek bu kurumlara yalnızca erkek öğrenciler girebildi. 1930 yılında kapatılan bu liseler, 1951 yılında yeniden faaliyete geçirildi. Kız öğrenciler, ilk defa, 1976 yılında verilen bir mahkeme kararıyla bu okullara girme hakkı kazandı. İlk öğretimin uygulamaya girmesiyle birlikte, İmam Hatiplerin orta kısmı kapandı, öğrenci sayısında büyük düşüşler oldu. Türkiye'de irticaya karşı mücadelenin tarihi olarak bilinen 28 Şubat 1997'de, askerler, hükûmetten İmam Hatip Liseleri'ndeki kız öğrencilerin sayısının aşağı çekilmesini istemişti. Bu doğrultuda, 1997'de, İmam Hatipler'de 79 bin olan kız öğrenci sayısı, 2002'de 35 bine düştü."
Yukarıdaki bilgilerin dahi Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'nden alındığını tahmin ediyoruz. Demek, ilk öğretimin zorunlu olarak 8 yıla çıkartılmasından, İmam Hatiplerin orta kısımlarının kapatılması ve mezunlarının üniversiteye girmesinin zorlaştırılmasından sonra, yeni senaryo, Kız öğrencilere yasak getirilmesi. Ebeveynler kız çocuklarını İmam Hatiplere imam olsun diye yollamıyor. Muhafazakâr bir çevrede okusun, hem dinini öğrensin, hem de pozitif bilimlere aşina olsun isteniyor. Kızlar imam olmuyor diye onlara bu okulların kapısını kapatmak demokrasi ile bağdaşır mı? Aslında ilk öğretiminin 6'ncı yılından itibaren, seçmeli olarak "Din dersi, Kur'an, Arapça ve eski Türkçe" konuları öğrencilere öğretilirse, belki de İmam Hatiplere hiç gerek kalmaz; yahut İmam Hatipler Tuncer Kılınç'ın istediği gibi sadece erkeklerin devam ettiği meslek okullarına dönüşebilirler.
Tam benzememekle birlikte, Fransa'daki Kilise okulları örneğini verebiliriz. 1984 yılında, eğitimde birlik sloganıyla işbaşına gelen Fransız Cumhurbaşkanı Mitterand, Kilise okullarına devlet yardımını kesmeye ve muhasebelerini denetlemeye kalkışınca kıyamet kopmuş, 1 milyon kişi, Paris sokaklarında protesto yürüyüşü yapmıştı. Hatta bu yüzden hükûmet istifa etmek zorunda kaldı. Jakoben laik Fransa'da dahi ilk okul çocuklarının dinlerini öğrenebilmeleri için, Çarşamba öğleden sonraları tatildir.
Korumak kollamak
Kılınç Paşa'nın konuşmasının hem içeriğini, hem de isabetini tartışmak lâzım. İçerik sakat, konuşması ise isabetsiz; lüzûmsuz. Eğer 200 yıl süren bir rüya, Avrupa Birliği ile taçlansın isteniyorsa, askerler siyasi anlama gelebilecek konuşmalar yapmamalı. Başbakan'a veyahut bir parti genel başkanına siyasi telkinlerde bulunmamalı. Üç - beş kanun değiştirerek Avrupa Birliği'ne giremeyiz. Keşke 1993 tarihli Kopenhag kriterlerinden önce, AB'ye, Yunanistan ile birlikte kabul edilseydik. Avrupa Birliği, Yunanistan'ı, İspanya ve Portekiz'i, demokrasilerini muhafaza edip geliştirmek amacıyla bünyesine aldı. Bizim de, "Cumhuriyetimizin değil ama" demokrasimizin korunup kollanmaya ihtiyacı var. Ama maalesef, 1993 yılından sonra Kopenhag siyasi kriterlerini ve Maastrich ekonomik kriterlerini yerine getirmeden AB'ye üye olunmuyor.
Avrupa Birliği'ne girmek isteyen bir Türkiye, Başbakanlık Kriz Yönetmeliği'ne bağlı olarak geliştirilen ve adeta ikinci Bakanlar Kurulu gibi çalışan koca bir mekanizmayı ortadan kaldırmalı. Kırmızı kitap -cidden, devlet güvenliğini ilgilendiren sırlar haricinde- kamuoyuna açılmalı. Asker siyaset ilişkilerini Batı kalıplarına sokmalı.
Genelkurmay ve Milli Savunma
İkinci Dünya harbinden sonra esen demokrasi rüzgârlarına paralel olarak, 31 Mayıs 1949'da Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştı. Gerekçede "Demokrasi ile idare edilen her memlekette olduğu gibi, bizde de askeri işlerin ilgili bakanın yetki ve sorumluluğuna verilmesi zaruridir" deniliyordu. Askerler, Genelkurmay'ın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanmasına itiraz ederken, daima, "siyasallaşma" endişesini dile getirmişlerdir. Oysa 1960 darbesinde, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun Paşa bürokratik konumunun gereğini yerine getirmiş ve siyasete hiç müdahale etmemiştir. Siyasi emeller peşinde koşan cuntacılara alet olmamıştır. Siyasete bulaşan, Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel'dir. Gürsel, devrin Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes'e, Celâl Bayar'ı yeren, Menderes'i ise "Büyük devlet adamı" diye öven bir mektup dahi göndermişti. Sonra da cuntacı ekibin başına geçmeyi kabul etti.
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri'nin sivil olması, Genelkurmay Başkanlığı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması, askerlerin ulu orta demeç vermemeleri, Kopenhag kriterleri içinde mütalâa ediliyor. Bu durum, Türkiye hakkındaki İzlenme Raporları'ndan da anlaşılıyor. Bakalım hükûmet, 2004'e kadar bu hassas konuları çözebilecek mi? Yoksa sivil - asker bürokrasinin esiri haline gelip, umutları sona mı erdirecek? Terörün germek istediği Türkiye'yi, hak ve özgürlüklerin üstünden silindir gibi geçerek, hoşgörüsüz davranarak, bari biz germeyelim...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |