|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bölge savaşa koşuyor. Gazetelerde ABD'nin taleplerinden, operasyonun zamanlamasından, hatta yönteminden sözediliyor. Sorgu yok, sual yok. Herhalde bir savaşı böylesine garip bir şekilde karşılayan, benimseyen bir millet de yoktur. Basın da üslup müthiş. Sanki bir bilgisayar oyununun muhtemel sonuçlarından bahsediyor manşetler ve köşeler, silahlar anlatılıyor, tahrip güçleri döktürülüyor, Türkiye'nin çıkarlarından dem vuruluyor. Ve nedense büyük gazete ve kanallarda bu savaşın ABD'nin iradesini ve Türkiye'nin bağımlı değişken olmasını yansıtmasının dışında neyin savaşı olduğunu anlatan tek satır yok Evet, bölge savaşa koşuyor. Ama biz herkesten önde koşuyoruz. Bu konuda kalem oynatanlar, açıklama yapanlara sıkça "demokrasi"den, bir "demokrasi savaşı"ndan Saddam'ın elindeki silahlardan sözediyor. Ama kimse dünyadaki petrol rezervlerinin yüzde 53'nün Suudi Arabistan, Irak ve Kuveyt'te bulunduğunu hatırlatmıyor. Kimse Ortadoğu ve Trans-Kafkasya'nın kontrolünün ABD'nin uzun dönemli ana stratejisi olduğunu düşünmek istemiyor. Kimse ABD'nin 11 Eylül sonrası oluşan yeni dengeler içinde Irak'a boyun eğdirmek gibi sembolik bir şiddet gösterisine, savaş başarısına duyduğu politik ihtiyacı akla getirmiyor. 13 Eylül 2001 günü Henry Kissinger, Washington Post gazetesinde bir yazısında şöyle diyordu: "Hükümet, son saldırıdan sorumlu olan sistemin tahrip edilmesiyle, sistematik bir cevap vermelidir. Bu sistem, çeşitli ülkelerin başkentlerinde barınak bulan terörist örgütler şebekesidir. Bazı durumlarda örgütleri barındıran o ülkeleri cezalandırmıyoruz; bazı durumlarda ise onlarla normal ilişkilere yakın bir ilişki tarzımız oluyor. Bugüne dek bu tür saldırılara polisiye yaklaşıyorduk; artık bu değişmelidir. Misilleme yapılmalıdır ama bu sadece başlangıç olmalıdır. Bu tür saldırıyı gerçekleştirme yeteneğine sahip grupları barındıran her hükümete, bu saldırılarla ilişkili olsun olmasın, çok ağır bir fatura ödettirilmelidir..." Bu cümleler ABD'nin "tehdit hissettiği her yere, her devlete, her gruba önlem olarak saldırı düzenlemesini öngören" yeni "güvenlik anlayışı"nı resmediyor. Daha da öte bu güvenlik anlayışının ABD'nin yeni hükümranlık arayışının da ana aracı olduğunu ve gereksin gerekmesin bu ülkeye güç girdisi yaratacak her noktada kullanılmasını ifade ediyor… Nitekim bu siyasetin ve bu güç arayışının daha şimdiden reddedilemeyecek üç sonucu olmuştur: 1. İlk büyük globalleşme adımlarından sonra devreye giren uluslararası ilişkilere temel olan"görece pasifik varsayımlar", yerini "savaşcıl varsayımlar"a bırakmıştır 2. Güvenlik gerekleri hızla "siyaset"ten "askeri alan"a doğru kaymaya başlamıştır. 3. Bir süredir dünya siyasetine egemen olan "insan hakları söylemi güvenlik unsurlarıyla yeniden tanımlanmaya yüz tutmuş", başka bir deyişle "güvenlik aşısıyla yeni bir insan hakları konsepti"ne doğru yola çıkılmıştır. Bölge savaşa işte bu koşullarla ve bu nedenler etrafında gidiyor. Bunun için insanlar ölecek, onlarca yıl sürecek yaralar açılacak… Ve biz bunlar için Türkiye'yi pisliğin, ateşin ortasına atmaya hazırlanıyoruz. Eğer bazılarının kafasında bu savaşın ya da bu savaşa katılmanın Türkiye'nin stratejik değerini yeniden satılabilir hale getireceği varsayımı varsa, bu baştan aşağıya bir saçmalıktır. Savaş içindeki Türkiye'nin yeni koşullarda insani, siyasi ve ekonomik "çıktılar"ı birkaç muhtemel "girdi"den daha fazla olacaktır...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |