|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Gazeteler bugünlerde yine iyi günlerini yaşıyor... ABD'nin aklına koyduğu Irak seferi yazıişlerini "sıcak" manşet sıkıntısından hepten kurtarmış durumda. Kapıya dayanmış görünen Irak savaşı, ilginç bir biçimde gazeteler arası savaşı da tetikledi. Bu rekabeti "Bakalım Türkiye'yi kim daha önce savaşa sokacak?" şeklinde özetlemek pekâla mümkün. Her biri gönlüne göre çizdirdiği ya da alıntıladığı haritalar önünde pergel ve gönyeyi eline çoktan aldı bile... Peki bu "haber" bolluğu içinde okurların doğru bir biçimde bilgilenmeleri ve buna göre gerekli önlemleri almaları filan mümkün mü? Ne gezer... En iyisi, bugünlerde gazetelerden olabildiğince uzak durup, "geleneksel" refleksleri hatırlamak. Mesela eve olabildiğince "makarna" stoklamak! Gazete okurlarının nasıl bir "dezenformasyon" yağmuru altında bulunduklarını anlatmak imkansız. Birbiriyle bu derece çelişen, bu derece tutarsız, bu derece "kafadan" haber yağmuruyla karşılaşmak her zaman kolay değil. Kimi "8 günde Bağdat varoşlarındayız" (Hürriyet) diyor , kimi "48 saatte Bağdat" (Sabah) diye yolcu topluyor. Kimine göre harekat "Beş yıl sürer" (Milliyet), kimine göre ise "4 haftada biter" (Vatan). Öyle bir haber bolluğu ki, seç seç al... Gazetesini seçen, gönlündeki savaşı da seçiyor... Savaş havasına uygun olduğu için esaslı bir başka örneği "Amiral Gemisi"nden verelim: Hürriyet'in (25 Aralık) manşeti okuyanları oturduğu yerden fırlatacak sıcaklıkta: "Merkez 5 yıllığına Diyarbakır olsun"(!) Görüyorsunuz, ABD ve Kuzey Irak'lı Kürtler yine yaptılar yapacaklarını! Diyarbakır 5 yıl müddetle 80 bin Amerikan askerinin harekat merkezi.... "İşte ABD'nin talebi" diyor gazete patlangaç içinde... Fakat acele etmeyin; sanmayın ki, "Amiral Gemisi" refiklerini atlatarak haberi kapmış. Hürriyet'in tarif etmek için sözcük bulamadığımız bu manşeti aslında tamamen yazıişlerinin büyük "katkısı" ile kotarılmış! Bakın nasıl: Gazete, Başbakan Gül'ün CHP Genel Başkanı Baykal ile yaptığı görüşmede neler konuşulduğunu hemen yanıbaşlarındaymış gibi "tırnak içinde" aktarırken, haberi "özel" yapan bu "Diyarbakır" meselesini de araya çıkıştırıvermiş. Aynen şöyle: "Gül'ün Baykal'a verdiği bilgiye göre (...) Operasyon için Irak'a girecek 80 bin Amerikan askerinin harekat merkezi Güneydoğu olacak (Gül, Güneydoğu'da kent ismi vermezken, diplomatik kaynaklara göre bu harekat merkezi Diyarbakır'da kurulacak.) Irak'a...." Görüyor musunuz, "kurnazlığı" görüyor musunuz? Sen tut, Gül'ün Baykal'a söylediklerini sanki toplantının "tutanak" memuruymuşsun gibi "olduğu gibi" aktarman yetmiyormuş gibi, cümleler arasına parantez içinde yerleştirdiğin "Diyarbakır" sözcüğünü de doğrudan manşete taşı! Neymiş, "diplomatik kaynaklara göre" Güneydoğu'daki bu merkez Diyarbakır'mış.... Ne rahat gazetecilik bu böyle; önce manşete bir şehir ismi yaz, sonra bu ismi metnin içine yerleştirdiğin parantez içine taşıyarak haber kaynağını ispat et! 25 Aralık tarihli Hürriyet'te Ertuğrul Özkök'ün kaleme aldığı Irak harekatı "denemesi" de arşivlik bir parça. Yazar (belki inanmayacaksınız ama!) yazısına aynen şöyle başlıyor: "Dün aklıma şöyle bir soru geldi: Saddam Hüseyin bugünlerde bir darbeyle devrilse bu Türkiye açısından çok mu iyi olur, çok mu kötü?" Biliyoruz, "Uydurmayın bir yazı böyle başlayamaz!" diyorsunuz ama inanın ki aynen böyle... Evet bu kadar basit; "Dün aklıma şöyle bir soru geldi."(!) Hatta belki şöyle : "Dün gazetedeki büroma gelip koltuğuma oturduğumda aklıma şöyle bir soru geldi!" Her şey bu kadar basit... Gelmez olur mu; tabii ki sadece Özkök'ün değil, herkesin aklına şöyle ya da böyle bir soru "gelebilir"! Peki Özkök'ün aklına gelen sorusuna verdiği cevap nasıl? Unutmayın, soru çok basitti: "Saddam bir darbeyle devrilip savaş ihtimali ortadan kalksa, bu sonuç Türkiye açısından çok mu iyi olur?" Yani öyle bir soru ki, herhalde bu dünyada Özkök'ün aklından başka hiçbir aklın uzağından bile geçmesi mümkün değil. Yahu daha ne isteriz; Saddam gitmiş, savaş bitmiş... Daha ne isteriz, dünya olarak "belamızı" mı istiyoruz! Ama Özkök bu fikirde değil. Bu konudaki fikrini şöyle açıklıyor: "Saddam devrilse, belki ABD'nin Türkiye üzerindeki baskısı bitecek. Ama Türkiye-ABD ilişkileri ne olur? Acaba bu güzel vazo bir daha tamir edilmemek üzere çatlar mı? Çünkü son 15 gündür Washington'da Türkiye'ye karşı olan duygular, bir dostun attığı kazığın yarattığı düş kırıklığı haline dönüşüyor. Yani, Saddam bugün devrilse, Irak krizi biter, ama bu düş kırıklığının tamiri çok zaman alır."(!) Biliyoruz, yine "Uydurmayın, Türkiye'de bir köşeyazarı bu satırları yazabilir mi?" diyorsunuz ama inanın aynen böyle... Saddam düşer, savaş tehlikesi biter, ama ya o "vazo", ya o "düş kırıklığı"? Nasıl düşünmemiz, ne yapmamız gerekiyor yani? Aman "vazo" kırılmasın, aman ABD nezdinde "düş kırılığı"na fırsat verilmesin diye sabahtan akşama savaş çıksın diye dua mı edelim? Özkök tezinde o derece ısrarlı ki, yazısını yine ilkine benzer bir soruyla bitirmiş: "Şimdi hepimizin oturup şu sorunun cevabını vermesi gerekiyor: '10 gün sürebilecek bir savaş için, çok etkili bir müttefiki kaybetmenin ve bölgeyle ilgili karar sürecinin dışında kalmanın yararı var mı?" Değil mi ya; hepsi hepsi "10 gün", bunun çekinilecek, korkulacak nesi var? ("Oldu da bitti maşaallah!" benzeri küçük bir "operasyon"!) Sonuç olarak biz şöyle düşünüyoruz: ABD, kırk yıl arasa bile kendisine Özkök gibi bir "müttefik" bulamaz... Büyük konuşmayalım ama, ABD bu yazıyı New York Times'tan William Safire'a bile kolay kolay yazdıramaz... Özkök'ün değerini bilsin diye hatırlatıyoruz yani... Aman "vazo"ya dikkat! (K.B.) '8 günde Bağdat varoşlarında...' Hayır, hayır: '48 saatte Bağdat...'
Gazetelerimizin birinci sayfaları giderek Afganistan savaşı öncesi günlerindeki birinci sayfalara benzemeye başlıyor... Gazetelerimizin adrenalin düzeyi giderek yükseliyor... Büyük basın gazetelerinde birinci sayfalarda, verilen somut haberle bir ilişkisi olmasa da, harekete geçmeye hazır savaş makinesini simgeleyen bir görsel figür mutlaka bulunuyor.
Belli ki bugünlerde gazetelerin yazıişleri, arşivdeki meslektaşlarından her zamankinden daha çok çalışmalarını istiyor... Belli ki Türk kamuoyunun kahir ekseriyetinin savaşa karşı olduğunun bilinmesi, gazetelerin yayın çizgilerini belirlemede bir etken değil... Belli ki, büyük basın bu savaşta da Milliyet yazarı Güneri Cıvaoğlu'nun Afganistan Savaşı öncesinde kaleme aldığı "tavsiye" doğrultusunda davranacak:
"Türkiye'nin yüzde 74'ü ABD'nin Afganistan'a askeri operasyon düzenlemesine karşı… Yüzde 64'ü ise Türkiye'nin hiçbir şekilde bu sürece karışmaması görüşünde… Ama… Türkiye, toplumun duygusal eğilimleriyle değil, stratejik yararları doğrultusunda yönlendirilmelidir."
Yakında "operasyon"un (Açık Radyo ve Ömer Madra boşuna uğraştı "şuna 'operasyon' demeyin, bu savaştır" diye ama bir türlü olmadı) "kod adı" da açıklanırsa, artık değmeyin bizimkilerin keyfine...
Savaş haberciliğinde adrenalin yükseltici şeylerden biri de, askeri kaynaklardan sızdırılan "plan", "senaryo" gibi haber malzemesi... İşte savaş uçakları önce şurayı bombalayacak, ardından deniz piyadeleri çıkarma yapacak, ardından...
Hürriyet ve Sabah 25 Aralık'ta The Times'ın yayımladığı son "savaş senaryosu"nu aktardılar Türk okurlarına... Belli ki çok sayıda senaryodan en son "sızdırılan"ı... Ve çok daha önemlisi, bu bir "plan" değil, "senaryo..." Yani karşı tarafın muhtemel davranış biçimlerini de içeriyor. Hepinizin bildiği gibi "senaryo", askerî terminolojide bir tür "oyun" anlamında kullanılıyor aslında ve dolayısıyla haber değeri "plan"la kıyaslanmayacak ölçüde düşük...
Bütün bunları neden mi anlatıyoruz? İki büyük gazetenin, bir senaryoyu bize "plan" gibi sunmaya çalışmaları nedeniyle...
Hürriyet "Amerika savaşı kısa kesecek... 8 günde Bağdat varoşlarındayız" derken, Sabah "48 saatte Bağdat" diyor başlıkta... Orijinal senaryoda ne kadar "süre" verildiğini bilmiyoruz, ama bu iki haberle ilgili olarak "plan-senaryo" meselesi üzerinde duracağız bugün...
Dediğimiz gibi, The Times'ın aktardığı şey, "karşı taraf"ın muhtemel davranış biçimlerini de hesaba katan bir senaryo, bir "savaş oyunu..." Fakat bunun böyle olduğunu Sabah'ın haberinden anlayamıyoruz, çünkü Sabah'ın versiyonunda "karşı taraf"ın muhtemel davranış biçimlerinin anlatıldığı bu cümleler ustaca ayıklanmış metinden ve böylece, gazetenin "senaryo"yu bir "planmış" gibi sunabilmesi mümkün olmuş. Sabah'ın haberinin başlık ve spotları şöyle:
"48 SAATTE BAĞDAT... Times gazetesi, Bush'un 'Türkiye'siz savaş planı'nı açıkladı... ABD'nin Şubat ayında başlatması beklenen Irak harekâtındaki hedefi, 2 günde başkente girip 4 günde de kara harekâtını noktalamak olacak..." Ve Hürriyet:
"8 GÜNDE BAĞDAT VAROŞLARINDAYIZ... ABD, Türkiye'yi ikna etmek için şu tezi kullanıyor: 'Merak etmeyin, 8 günde Bağdat'ın varoşlarına girip, 10. günde Bağdat'ı devireceğiz.' İşte plan..."
Hürriyet 10, Sabah 8 başlık altında toplamış "plan"ın unsurlarını... Sabah'ın versiyonunda olmayan (ayıklanan), ama Hürriyet'inkinde olan ve okurun okuduğu şeyin bir plan değil, senaryo olduğunu fâş eden maddeler 8, 9, ve 10. maddeler. Okuyalım:
"8. GÜN: Bağdat'ın varoşları düşecek, Saddam kimyasal silah deneyecek... 9. GÜN. Muhafızlar Bağdat'a girişi engellemeye çalışacak... 10. GÜN: Bağdat ve Tikrit düşecek, Saddam izini kaybettirecek..."
Yani öyle bir "plan"la karşı karşıyayız ki, "karşı taraf"ın kaçıncı günde ne yapacağını dahi içeriyor... İşte büyük basınımız, koca bir ülkenin kaderini etkileyecek savaş ihtimali karşısında bu tür şeyler de yapıyor...
Şurası da çok tuhaf değil mi: Hem ABD'nin bütün "plan"larını Türkiye'nin de savaşa katılması üzerine kurduğunu yazacaksınız, hem de ABD'nin "Türkiye'siz" savaş oyunlarından birini nihai planmış gibi göstereceksiniz ve buradaki mantıkî tutarsızlığın farkında bile olmayacaksınız. Savaşı bu ölçüde "oyun"laştırmak biraz fazla olmuyor mu? (A.G.) Çölaşan, 'kısaltılmış isim'de her şeyi birbirine karıştırdı
Hürriyet yazarı Emin Çölaşan, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kısaltılmış haline (AK Parti) fena taktı... Çölaşan, konuya ayırdığı ilk yazıda (22 Aralık), kısaltmanın imlasının üzerinde durdu ve şöyle dedi: "Bu iş Türkçe açısından kesinlikle yanlış. CHP için CH Parti, DYP için DY Parti diyemeyiz... AKP için de AK Parti demek tamamen yanlış..." "Emin Çölaşan 'bu iş'in sadece imlası üzerinde mi durmuş o ilk yazıda?" diye soruyorsunuz haklı olarak. Tabii ki hayır. Tabii ki "bunlar"ın yüzünü açığa çıkaran satırlar da vardı o ilk yazıda: "Buradaki hesap açık: 'Ak' aynı zamanda 'beyaz, temiz, lekesiz' anlamına geliyor. Türkçemizde bu sözcüğü güçlü kılan, hoş gösteren deyimler bile var. (...) Belli ki bunlar partiyi kurarken adalet ve kalkınma sözcüklerini özellikle almışlar ve bu ikisinin baş harflerini yan yana getirip 'AK Parti' diye kullanmayı düşünmüşler." Çölaşan'ın yazısı, "AK Parti" kısaltmasını kullanan ve "böylece AKP'ye hizmet vermiş olan"lara bir uyarıyla son buluyordu. Buradaki esas problem, Çölaşan'ın, AK Parti'lilerin partilerinin uzun adıyla onun kısaltılmışını eş zamanlı olarak belirledikleri ve hatta bunu tüzüklerine koyduklarını bilmemesiydi. (Hoş, yazıyı yazmasına neden olan "imla" meselesinde de yanılıyordu. Çünkü bu meselenin "imla"yla bir ilgisi yoktu, isteyen istediği kısaltmayı kullanabilirdi. Kendi örneğinden yola çıkarsak: Evet, Doğru Yol Partisi'ni DY Parti diye kısaltmak Türkçenin tamlama kurallarına aykırıdır; olmaz. Fakat "Doğru Parti" kısaltması tamamen doğrudur!) Çölaşan, üç gün sonra, 25 Aralık'ta yeniden döndü konuya, çünkü partinin genel başkan yardımcısı Murat Mercan bu konuda bir açıklama göndermişti kendisine. Mercan mektubunda, parti tüzüğünün 3. maddesinde "Partinin kısaltılmış adı AK Parti şeklindedir" dendiğini; 3 Kasım seçimlerindeki oy pusulasında AKP ibaresine yaptıkları itiraz neticesinde Yüksek Seçim Kurulu'nun da "AK Parti"yi teyit ettiğini yazıyor ve şöyle bitiriyordu: "Her siyasi parti kendi kısaltılmış adını tüzüğünde belirtme hakkına sahiptir. Daha önce başka siyasi partiler kendi kısaltılmış adlarını diledikleri gibi belirleyip kullanmışlardır. Partilerin isimleri, amblemleri ve kısaltılmış adlarının topluma mesaj vermesi siyasetin doğası gereğidir. Sizin gibi yıllardır siyasi yazılar yazan birisi tarafından bu durumun yadırganması ve hatta yazınıza konu edilmesini anlamak mümkün değildir.'' Çölaşan, bu kısaltmanın tüzükte olduğunu bilmediğini itiraf ettikten hemen sonra salvosunu savuruyor: "Demek ki bu konuda uyanıklık ve cingözlük etmeye daha önce karar vermişler." Gördüğünüz gibi, Çölaşan'ın, "Partilerin isimleri, amblemleri ve kısaltılmış adlarının topluma mesaj vermesi siyasetin doğası gereğidir" gibi şeylerle uğraşmaya hiç niyeti yok. Yazar, yazısının bundan sonraki bölümünde, AK Parti'nin tüzük örneğini de göndererek TRT'ye yazılı başvuruda bulunması sorununu inceliyor. Bu bölümde şöyle diyor: "Peki bu durum yasal mıdır? Bir partinin, tüzüğüne göre -biri uzun biri kısa- iki ismi birden olabilir mi? Böyle ikinci bir örnek var mı? Bilmiyorum. Soruları Yargıtay Başsavcılığı'na sormak gerekir." "Yargıtay Başsavcılığı" soruyu (sorunu) inceleyedursun, biz gazeteciliğin genel kabul görmüş "sıfat meselesi"ni hatırlatarak bitirelim: Bu yazılı olmayan kurala göre, gazeteciler, haber öznelerini o öznelerin kendileri için uygun gördüğü sıfatlarla anmalıdırlar. Mesela, adı diyelim Selami olan çok kilolu bir vatandaşın fotoğrafını basıp, altına "Şişman Selami" yazmamalısınız; meğer ki o kişi kendisinden öyle bahsedilmesinde hiçbir sakınca görmesin, hatta böyle anılmak istediğini deklare etsin. Sonuç olarak: Adalet ve Kalkınma Partililer kendilerinden "AKP" diye değil de "AK Parti" diye söz edilmesini istiyorlarsa, gazeteci ona uymalıdır. (Partinin, kendisinden uzun adıyla söz edilmesini istemediği ya da uzununu unutturup kısasını yerleştirmek istediği iddiaları da çok tuhaf geldi bize.) Bunları yazıyoruz ama, sözünü ettiği kişi ve kurumları, onların istemediği sıfatlarla anmayı alışkanlık haline getirmiş bir yazar için ne ifade eder, doğrusu bilmiyoruz. (Hatırlayın: Melih Gökçek değil, "İ. Melih...") (A.G.)
'Eylemci Bergamalılar: Para aldık' Bu kadar kesin mi? Başlığımızı aynen Yeni Şafak'ın (24 Aralık) başlığından kopyaladık, tekrar edelim: "Eylemci Bergamalılar: Para aldık..." Star gazetesinin geçtiğimiz hafta başlattığı, "Alman Vakıfları"na göndermeli, "Bergamalılar, para karşılığı bölgede altın aranmasına karşı çıkıyor" haberlerinin bir benzeri... Haber o kadar kritik, o kadar farklı anlamlar yüklenerek okunabilir ki, o kadar olur... Nitekim Star, bu yayınlarından birkaç gün sonra, Necip Hablemitoğlu öldürülünce, birinci sayfasını bütünüyle, daha önce konuyu işlediği manşetlerinden bir derlemeye ayırdı... Starvari başlık kullanımına elverişli "altın" kelimesinden türetilen birkaç başlığı burada hatırlatalım: "Altın'da bir iş var...", "Altınımızı oyuyorlar...", "Altında Alman vakıfları var..." Biliyorsunuz, bir "kaset olayı" nedeniyle DGM savcılığından uzaklaştırılan Nuh Mete Yüksel'in, Necip Hablemitoğlu'nun kitabını da kaynak göstererek giderayak açtığı bir "altın davası" var. Davada Bergama köylüleri de "Almanya lehine casusluk yaptıkları" gerekçesiyle yargılanacaklar. Bu günlerde Bergama Ağır Ceza'da talimatla ifadeleri alınıyor Bergama köylülerinin... Yani, köylülerin, Star'ın dediği gibi "maaşa bağlanmış" olmaları, "Alman Vakıfları" iddiasını hayli güçlendirecek bir gelişme olacak. Gelelim Yeni Şafak'ın haberine... Başlıktaki "para aldık" kesin ifadesi, haberdeki şu bölümden çıkartılmış: "Duruşmada ifade veren Pınarköy Muhtarı İbrahim Beyazkuş, eylemlere daha önce katıldığını, ancak maddenin 'zararsız olduğunu' düşünerek bundan vazgeçtiğini söylerken, Tanık Bekir Adalı da 'Eylemlere katılanların, para karşılığında bunu yaptıkları yolunda duyumum söz konusudur' dedi. Levent Akcit ise yapılan eylemlere katılmadığını, Oktay Konyar'ın 2001'de eylemlere katılması karşılığında 'iş vaadinde' bulunduğunu ve kabul ettiğini iddia etti. Yaklaşık 10 yıldır madende çalıştığını belirten Hüseyin Batmaz ise 'Madende çalıştığım için evim maden karşıtı köylülerce taşlandı' dedi." Şimdi söyleyin, bu haberden o kesin mi kesin başlık çıkar mı? Şimdi de, hemen hemen aynı haberin (çünkü iki gazete de Anadolu Ajansı'nın haberini kullanmış) Cumhuriyet'teki versiyonuna bakalım… Cumhuriyet başlıkta da, haberin içinde de sürekli olarak "iddia" sözcüğünü kullanıyor. Üstelik, Cumhuriyet'in haberinde, Yeni Şafak'ta olmayan şu tanıklık var: "2 ay süreyle 190 milyon lira maaş aldım. Maaşımın Ziraat Bankası İzmir Çamdibi Şubesi'nden Özcan Durmaz tarafından gönderildiğini sonradan öğrendim. Ancak bundan sonra da Oktay Konyar parayı geri istedi, ben de verdim…" Evet, buna rağmen Cumhuriyet "iddia" derken, Yeni Şafak "para aldık"ı kesin bir bilgi olarak duyuruyor bize… Düşünün, neredeyse "milli" bir dava haline getirilmiş; ilişkili olarak açılan hukuk davası, Türkiye'nin Avrupa Birliği mücadelesinin karşısına çıkarılmış bir 'provokasyon davası' olarak nitelenmiş; koca ülkeyi sarsan bir cinayete kurban giden bir bilim adamınının ölümüne neden olduğu öne sürülmüş bir "mesele"yle irtibatlı bir haber duyuruluyor okurlara… Unutmayın, davanın henüz "talimatla" ifadelerin alındığı safhasındayız…Talimatla ifadesi alınanlar, mahkeme aşamasında bambaşka şeyler söyleyebilir… Çok fazla dikkat, çok fazla sorumluluk gerektiren bir konuda bu başlık hiç yerinde olmamış… (A.G.)
İKTİBAS YOLUYLA MİSAFİR
Milliyet'ten (25 Aralık) Ece Temelkuran'ın "Biz de yokuz! Hadi bakalım!" başlıklı yazısı... Milliyet'in dünkü manşeti "Ankara'daki Irak zirvesi kararını verdi: Biz de varız!" idi. Irak zirvesindeki "karar vericiler", böyle diyor olabilir. Ama biz, savaşın insanlığın alçaklaşabileceği en dip nokta olduğunu bilen, Irak'taki insan kardeşlerimizin ölmesini istemeyen, insan hayatı karşılığında Irak petrollerini kana kana içmeye heveslenmeyen, sınırın 100 metre ilerisinde yaşayan Irak insanlarının sınırın 100 metre berisinde yaşayan bizim insanlarımızdan farklı olmadığını bilen Türkiye insanları olarak cevap veriyoruz: "Biz yokuz!" Biz, bu insanlık suçuna dahil olmak istemiyoruz. Biz bu suça "bir koyup on alsak" da dahil olmak istemiyoruz. Biz, ahlaki bir yükümlülük, vicdani bir tavır olarak savaşa karşıyız. İnsan hayatının karşılığının kaç varil petrol olduğunu hesaplayamıyoruz, hesaplayanları anlamıyoruz, bunu hesaplayanlardan tiksiniyoruz. Uluslararası reel politika bizi ilgilendirmiyor, biz her koşulda savaşa karşıyız. Kendinden geçmiş romantikler değiliz: Reel politik dengeler çerçevesinde de, haysiyet ve zekâ ile savaşa dahil olmama yollarının bulunabileceğine inanıyoruz. Biz, bugün, şimdi, uluslararası savaş tüccarlarının haritasını ve silah satım yollarının çıkarılmasını istiyoruz. Çünkü "ulvi" nedenler uydurularak çıkarılan bütün savaşların gerçek nedenlerinin böylece gözler önüne serileceğini biliyoruz. Biz, daha geçen yıla kadar Avrupalı ve ABD'li silah tüccarlarının Irak'a silah sattığını biliyoruz. Kimyasal silah üretiminde kullanılabileceği gerekçesiyle her türlü ilacın Irak'a girmesi yasaklanıp binlerce çocuğun ölümüne sebep olan bu ülkelerin kendi silah tüccarlarını dizginlememesini, bu ikiyüzlülük sırasında ülkelerin, insanların yok olmasını içimize sindiremiyoruz. Silahlar üretilsin, tüccarlar domuz gibi semirsin diye çocukların öldürülmesini kabul etmiyoruz! Bunu, "bir koyup bin alsak" da kabul etmiyoruz! Biz, şimdi, bugün, Irak'taki insanların durumunu öğrenmek istiyoruz. Biz televizyonda kendinden geçmiş bir teknoloji hayranlığıyla yayınlanıp duran jetleri, silahları değil, Irak'taki çocukların, kadınların ve gençlerin yüzlerini görmek istiyoruz. Irak'ta insanlar yaşamıyormuş gibi yapan, orada sadece Saddam diye bir canavar varmış gibi yapan televizyon görüntüleri yerine, insanları ve gerçekleri görmek istiyoruz. Canlı kalkan olarak Irak'a giden Batılı ülke insanlarından haberler istiyoruz. Bu savaşa sanki herkes "evet" demiş gibi yapılmasına, bütün dünya bu konuda hemfikirmiş gibi yapılmasına inanmıyoruz. Yeryüzünde, bu savaştan en az bizim kadar tiksinen milyonlarca insan olduğunu biliyoruz. Onların seslerine kulak verilmiyor diye savaşa karşı seslerin yok olmadığını, tarihin bunu da yazacağını biliyoruz. Biz bu savaşta yokuz! Bu savaş bizim adımıza karar verenlerin bize sormadan aldığı bir karardır. Biz onaylamıyoruz!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |