T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Çevik Bir ne diyor?

Amerika'nın, üçüncü sınıf sömürge ülkesi muamelesi yaparak Türkiye'yi savaşa sürüklüyor olması karşısında 'seçkinler'imizin kullandığı dili ibretle takip ediyorum. Türkiye adına geliştirebildikleri tüm argümanlar şu ahlaksız tekliften ibaret: Bu savaştan ekonomik olarak ne kazanır/ız?

Atilla İlhan'ın bir sözünü hatırlatmanın tam sırası: Üçüncü Dünya'nın aydını da üçüncü sınıf olur. Türkiye'nin üçüncü sınıflığını bir kenara koyarsak, Türk seçkinlerinin/ aydınlarının üçüncü sınıf oluşu pek de tartışma götürmez. Sömürge ülkelerinin aydınlarına özgü tarihten, toplumundan kopuk, ülkesine ilişkin hiçbir iddiası olmayan- ülkesinin herhangi bir iddiasının olduğuna inanmayan 'aydın' tipidir. Ama bizdeki gibi, soyut anlamda savaşı bir ekonomik kazanç konusuna indirgemeye cesaret edecek, bunu en azından ahlak sorunu yapmayacak seçkinler zümresi az bulunur. Amerika savaş sonrası Irak'ın yeniden yapılanmasında birkaç büyük ihale garantisinin dışında savaşa dair ahlaki, insani, stratejik, kültürel kaygı duymayan bir elt kesim var karşımızda.

"Sen Irak'a girip Saddam'ı devirdikten sonra orada kalacak mısın, kalmayacak mısın? Bunu açıkla; çünkü orada kalmayacaksan bu benim zararıma oluyor. Bunun faturasını ben birinci Irak harekatında ağır bir şekilde ödedim. PKK denetimsiz kalan Kuzey Irak'a yerleşti ve bana büyük zararlar verdi." (Tufan Türenç,25 Aralık 2002, Hürriyet) Bu ifadeler de bir dönemin etkin isimlerinden Çevik Bir'e ait. Çevik Bir'in ne dediğini bilmeyecek kadar rasgele konuşan biri olmadığını geçmişteki 'siyasi' performansından gayet iyi hatırlıyoruz. Askeri ve stratejik bakımdan bu sözlerin ne anlama geldiğini bilecek kadar da meslek geçmişinin olduğunu söylemeye de gerek yok.

Bütün mesele savaş sonrası PKK gibi unsurların ortaya çıkmaması ise Amerika'dan biraz daha fedakarlık yapmasını isteyebiliriz demektir. Bu teklifin, Amerika'nın Türkiye'ye yerleşmesini istemekten daha masum olmadığı ortada. Stratejik hedefi bu olduğu halde, hiçbir Amerikalı yetkilinin, aleni olarak bırakın bölgeye yerleşmeyi, işgal etmeyi hatta 'savaş' kelimesini bile doğrudan telaffuz etmediği bir aşamada ABD'ye açık davetiye çıkartan zihniyet 'kaçıncı dünya' ya ait aydında görülmüştür? Çevik Bir hangi ülke, hangi toplum, hangi sınıf adına konuşuyor?

Savaşı sadece ekonomik çıkar meselesine indirgeyen tutumun ahlaki tutarlılığı ile Amerika'nın bölgeye yerleşmesini istemek arasında bir çelişki yok aslında. Bunlar, savaşın hedefinin ne Saddam ne de Irak olmadığını bilmeyecek kadar uluslararası gelişmelerden uzak insanlar mı? Bu savaşın hedefi Saddam diktatörlüğü altında ezilen zavallı Irak halkını kurtarmaya, daha insanca bir hayata kavuşturmayı hedeflemediği ortada. Dahası bu savaşın hedefi Irak değil İran, Suriye ve Türkiye'dir. Afganistan müdahalesi sonrası bölgeye yerleşen Amerika'nın stratejik hedeflerini oku/yama/mak için siyasi ve askeri kariyer sahibi olmaya gerek yok.

Türkiye'de her sivil oluşumu irtica bahanesiyle boyunduruk altına alıp insanları depolitize eden, ülkenin en dinamik unsurlarına kökü dışarıda vatan hainliği damgasını vuran 'malum süreç'in mimarları artık böylesi teklifleri yapabilirler. Ülkenin en yerli dinamiklerini çağdaşlık ve ilkeler adına çökertmeyi, resmi ve kamusal alanda suçlu durumuna düşürmeyi milli bir görev edasıyla iş edinenler, toplumsal refleks kanalları kapatılmış bir ülkede artık alenen bu tür tekliflerde bulunabilirler. Apaçık biçimde uluslararası dinamiklerin ortaya çıkardığı bir süreç olduğu bugün daha iyi anlaşılan post-modern darbenin mimarlarının bu ülkeyle ne türden bir zihni ilişki içinde olduklarını bu olaylar daha iyi gösteriyor.

Dünyanın her tarafında 'savaşa hayır' kampanyaları düzenlenirken Türkiye'de böylesi hassas bir konuda hassas kesimlerden ses çıkmamasının, post-modern darbe sonrası insanların sindirilmişliği ile yakından alakalı olduğunda kuşku yok. Kapatılan dernekler, vakıflar, kışlaya çevrilen üniversite ortamlarından sonra toplumun 'tepki kasları'nın yumuşatıldığı ortada.

Ancak, bölgenin olduğu kadar ülkenin geleceğini de ipotek altına alacak bir savaş dayatması karşısında İslami sorumluluk bilincine sahip kesimler neden suskundur? Bu durumu sadece post-modern sürecin sonuçlarına indirgenemez.

Bu durumun mevcut iktidar daha doğrusu iktidara yaklaşım tarzıyla da ilişkisi olmadığı söylenemez.

Siyasi sorumluluk sahibi olmayan insanların bile politik, dengeler gözeten, ilkelerini, duyarlılıklarını bir kenara bırakarak adeta ülkeyi yöneten başbakan tavrına bürünerek 'real politik' açıklamalarla suskun kalmayı tercih etmesinin anlaşılır bir durum olmadığı ortada. Bu kesimler olayın tarihi, kültürel., stratejik, insani ve de dini boyutunu ihmal ederek konjönktürel kaygılarla düşünmeye başlamışsa esas vahim olan, toplum adına kaygı duyulması gereken bir durum var demektir.

Amerika'nın bölgede geleceğine ilişkin hesapları, Türkiye'yi İsrail kıskacına alıp Ortadoğu'ya uzanan kılıcı rolüne yol açacak gelişmeler her türlü siyasi mülahazaların ötesindedir. Kaldı ki toplumun geliştireceği tepkiler hükümetin pazarlık gücünü de artıracak bir fonksiyon görür.

Körfez savaşında en sert muhalefeti yapan kitlelerin suskunluğunun/suskunlaştırılmasının bu ülkenin, bölgenin hayrına olmadığını ne zaman fark edeceğiz?


26 Aralık 2002
Perşembe
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED