|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Gürüz'ün tavrı bu. Hiçbir şey üretmeyen, Türkiye'ye olumlu hiçbir katkısı olmayacak, şu an varolan hiçbir sorunu çözmeyecek, aksine, mevcut sorunları daha girift, daha içinden çıkılmaz hale getirecek bir tavır. Olumsuz bir tavır. Bir bilim adamından beklenmeyecek bir tavır. Ancak bir fanatik tarafından sergilenebilecek "istemezükçü"lüğün 2000'ler versiyonu olan sloganik bir tavır. Ortada bir hükümet var. Seçimlerden ezici bir çoğunlukla, yani milletin bariz bir güveni ile çıkmış ve güvenoyu alalı henüz bir ay olmuş bir hükümet. Farzedin ki bu hükümet size karşı, sizin başında bulunduğunuz kuruma karşı tavırlı. Böyle bir durumda dahi yapılacak iş, sergilenecek olumlu tavır, gidip hiç olmazsa bir kere, hükümetle, ilgili meseleleri konuşmaktır. Hükümetin düşüncesini değiştirmeyi denemektir. Mevcut durumun Türkiye için olmazsa olmazlığına, en iyi durum olduğuna inanıyorsanız, buna dair güçlü, reddedilmez olduğuna inandığınız delilleriniz varsa onları enine boyuna serdetmektir. Kaldı ki, YÖK'le ilgili eleştiriler, sadece hükümet kaynaklı değildir. Sayın Cumhurbaşkanı'nın bile Gürüz'le ilgili rezevleri bilinmektedir. Burada da olumlu davranış, gidip Sayın Cumhurbaşkanı'nın düşüncelerini değiştirmektir, yoksa salvo atışa başlamak değil. Yeni deyimle "Proaktif" davranış budur. Değişime olumlu katkı budur. Türkiye'ye katkı budur. Böyle bir şeye teşebbüs dahi etmeden, meydana çıkıp, sövülecek mevhum düşmanlarla hükümetin eğitim politikaları arasında paralellikler oluşturup salvo atışlara başlamak, evet, sadece "reaksiyoner" diye nitelenebilecek olan bir harekettir. Ak Parti iktidarı ile sistemin temel kurumları arasındaki ilişkilerde ilginç bir değerlendirmeyi yapmak gerekir bu noktada diye düşünüyorum. Sistemin kimi etkin kurumlarında, Ak Parti iktidarına karşı, bu parti yöneticilerinin geçmişlerini dikkate alarak belirli bir kuşku ve rezerv bulunabilir. Bu partiden, belirli konularda sistemin ana eğilimleriyle bağdaşmayan tavırlar beklenerek, teyakkuz halinde bulunma ihtiyacı duyulabilir. Ancak ortada somut konular var. Diyelim AB ile ilişkiler konusu... Diyelim Irak konusu... Siyasi iktidarın temsilcileri ile bu kurumların yetkilileri bir masanın etrafında oturup, çözüm arıyorlar... Ak Parti yöneticilerinin geçmişine bakarak bu müzakerelerin nasıl olması beklenirdi? Herhalde Ak Parti'nin bir Batı oluşumu düşüncesiyle AB'ye rezervli davranması ve Batılı bir emperyalist olması sebebiyle de Amerika'nın Irak'a yönelik operasyonuna mutlak anlamda karşı çıkması vs... Buna karşılık diyelim TSK'nın, sıkça tanımlandığı gibi, "Türkiye'de Batılı yaşam tarzının ve Batılı değerlerin takipçisi" hüviyetiyle AB'den yana olması, Irak'a yönelik operasyona hiç olmazsa ses çıkarmaması beklenirdi değil mi? Ama öyle olmuyor. Her iki konuda neredeyse iktidarla askeri kesimin çizgileri üstüste çakışıyor, hatta TSK, AB ve Amerika konusunda daha tavırlı bir konum alıyor. Hatta sanırım, MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç Paşa'nın, Harp Akademileri'ndeki sempozyumda söylediği sözler dikkate alınarak, şu bile söylenebilir. Keşke Türkiye'nin, AB ve Amerika ile ilişkileri dengeleyecek alternatif irtibatları bulunsaydı... Org. Kılınç'ın alternatif ilişki ağı içinde İran'ın bile adını zikrettiği, o dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu'nun Çin'e geziler düzenlediği hatırlanırsa, hiç de "İslamcı" olmayan bir kurumun dahi, sırf Türkiye'nin kıskaca düşmesini önlemek için, gerekirse İslam ülkelerine bile açılmayı öngörecek "farklı perspektifler"e yönelmesi mümkün olacak. Ben eminim ki şu an, Ak Parti yetkilileri ile TSK yetkilileri başbaşa verip, Türkiye'nin hızla yaklaşan bir ateşin içinden nasıl kurtulacağını düşünüyorlardır. Birbirinden kuşkulanma lüksleri dahi olamaz. Şunu da söylemek mümkündür diye düşünüyorum: Ak Parti'nin gerçekten ayağı yere basan bir strateji açılımı olsa, -ki bu konuda ellerinden geleni yapmaya çalıştıklarından eminim- TSK, Türkiye'nin çıkarı için buna da can simidi gibi sarılacaktır. TSK'nın da Ak Parti iktidarına karşı Gürüz üslubu ile yaklaştığını düşünebiliyor musunuz? AB ve Irak konusunun, böyle bir İktidar-TSK ilişkisi içinde değerlendirildiğinde ortaya nasıl bir facianın çıkacağını görebiliyor musunuz? AB'nin, Gürüz'ün sözlerini ciddiye aldığını ve Ak Parti iktidarına Gürüz'ün gözlüğü ile baktığını tasavvur edebiliyor musunuz? TSK'nın böyle bir söyleme sahip çıkması halinde, AB'nin Türkiye'ye bakışının ne hale geleceğini hesab edebiliyor musunuz? Gürüz üslubu, "ayağa kalkalım ve bu iktidarı sarsalım" üslubudur. Buradan yola çıkıp iktidarı sallamayı, hatta devirmeyi de aklına getirmiş midir, bilemiyorum. Eğer böyle ise, bu hesabın içinde Türkiye var mıdır? Yok eğer, bu çıkışının iktidarı sallayamayacağını biliyorsa, neden kolaylıkla Don Kişotluk diye nitelenebilecek bir davranışa soyunmuştur? Burada en yadırganacak olan, Gürüz'ün çıkışına prim veren medya yaklaşımları olmuştur. Oysa beklenen, Türkiye'nin bu çok kritik günlerinde, Gürüz'ün hiçbir olumlu sonuç üretmeyecek çıkışını elinin tersi ile itmek ve eğer muhatab alınacaksa ona "Siz şimdiye kadar üniversitelerde hangi olumlu gelişmeyi sağladınız? Neden bunca öğretim üyesi ile, bunca öğrenci ile problemlisiniz? Hani uluslararası çapta başarı, hani bilim?" diye sormaktır. Kimbilir belki de Türkiye'ye sağlıklı demokrasi, bu tür sancıların içinden geçilerek gelecektir. Türkiye reaksiyoner tavırlardan kurtula kurtula... Türkiye Gürüz çizgisini aşamazsa vay bu memleketin haline...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |