|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hürriyet gazetesinin dünkü sayısının manşeti: 'Merkez 5 yıllığına Diyarbakır olsun'; alt-başlık ise şöyle: 'Başbakan Gül, CHP Lideri Baykal'a; Washington'un, 80 bin Amerikan askerini Güneydoğu'da konuşlandırma talebini açıkladı.' Haberi okuduğunuzda, 'merkezin Diyarbakır olması' keyfiyetinin Hürriyet'in tahmini olduğunu görüyorsunuz. Başbakan Gül, Diyarbakır kelimesini telaffuz etmemiş. Ancak, konunun 'Güneydoğu'da 80 bin Amerikan askerinin konuşlanması' bölümünün doğru olduğunu, aşağı yukarı aynı manşetin Zaman gazetesinde de yer almış olmasından anlayabiliyoruz. Zaman'ın manşeti: 'ABD, 80 bin askerini 5 yıllığına Güneydoğu'ya yerleştirmek istiyor'. Manşet altı ise şöyle: 'Başbakan Abdullah Gül, dün bir araya geldiği CHP lideri Baykal'a "ABD'nin 80 bin askerini Türkiye'de uzun vadeli konuşlandırmak istediğini" iletti. Gül, Türkiye'nin bu gelişmelerden bağımsız olarak Kuzey Irak'taki asker sayısını da 30 bine çıkaracağını aktardı.' Haber, Yeni Şafak'ta da var. Manşet değeri görmemişler; birinci sayfada bir köşeye 'Amerika 80 bin askerde diretiyor' başlığı ile sıkıştırılmış. Hürriyet manşet haberi imzalı. İmza sahibi, Hürriyet'in CHP muhabiri. Böylece, haberin Abdullah Gül ile görüşen Deniz Baykal ve arkadaşlarından doğrudan ya da dolaylı olarak CHP'den sızdığı anlaşılıyor. Haberin, Abdullah Gül'ün ağzından Deniz Baykal ve arkadaşlarına söylenen şu bölümü ilginç ve önemli: "Gül: Bizim AKP'nin muhafazakar seçmen tabanı Irak'a yönelik bu savaşa tepkili. Yani asıl savaş karşıtlığı bizim tabanımızda. Ama buna rağmen biz mecbur kalıyoruz." Bu sözlerin –mealen de olsa- Abdullah Gül tarafından söylenmiş olduğunu kalıbımı basarım. Çünkü, Ak Parti'nin muhafazakar seçmen tabanının Irak'a yönelik bu savaşa tepkili olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bırakın, Ak Parti'nin muhafazakar seçmen tabanını, Ak Parti yöneticilerinin kendisi ve onlara 'yol gösterme' daha da doğrusu 'destek olma' ve 'izledikleri politikayı meşrulaştırma' rolündeki 'entellektüeller' de Irak'a yönelik Amerikan askeri harekatına tepkili; Türkiye'nin böyle bir gelişmede rol almasına daha da tepkili. Hiçbir gazeteyi okumazsanız bile, bunun böyle olduğunu anlamak için, Yeni Şafak köşelerinin çoğunluğuna günlerdir göz atmak yeterli. Abdullah Gül hükümeti de, Tayyip Erdoğan önderliği de gerçekten güç durumda ve dünkü yazımızda işaret ettiğimiz gibi 'iki cami arasında binamaz' konumunda. Kolay iş değil. Ancak, iktidara talip olarak seçimlere girdiğiniz andan itibaren, çok kısa bir süre içinde 'Irak dosyası'nı kucağınızda bulacağını bilmek durumundaydınız. Bu anlamda, 'Amerika'nın Irak'a Türkiye destekli Amerikan askeri harekat ihtimali', beklenmedik yani 'sürpriz' bir gelişme asla sayılmaz. Ak Parti hükümeti, 'Irak dosyası'nı 'cami avlusuna bırakılmış sahipsiz bir bebek' gibi bulmadı. Belki de, 3 Kasım seçimlerinden sonra herhangi bir iktidarın yüzyüze kalacağı 'temel sorunlar' arasında hiçbir sürpriz niteliği olmayan tek konu Irak idi. Dolayısıyla, sızlanmanın anlamı ve gereği yok. Tam tersine; Ak Parti yöneticileri için –Tayyip Erdoğan'dan Abdullah Gül'e- bu konu tam da 'devlet adamlığı performansı' göstermek için mükemmel bir fırsat sunuyor. Bu vesileyle, Ak Parti'nin hangi 'ufuklar'a yönelmek istediği konusunda da bir 'ipucu'na sahip olacağız: Ak Parti, kendisine 'neo-Erbakancılık'ı mı seçecek; yoksa 'neo-Özalcılık'ı mı? Eğer, ilkini tercih edecekler ise, kesin bir 'Amerikan karşıtlığı' gütmeleri ve bu çerçevede Amerika'nın Irak'a yönelik herhangi düzeydeki bir askeri harekatına karşı durmaları ve Türkiye'yi hiç karıştırmamaları gerekir. Böyle bir durumda, Ak Parti hükümetinin, uluslararası gündemin 'bir numaralı maddesi'ne ilişkin olarak bir Erbakan hükümetinden ya da hatta halefi Bülent Ecevit hükümetinden ne farkı olduğunu ortaya koyması ve bunu açıklaması gerekir. Zor olan ve 'devlet adamlığı' ve 'gerçek önderlik' gerektiren Turgut Özal'ın bu konudaki tavrını devam ettirebilmektir. Turgut Özal, 1990'da Körfez Krizi patladığı vakit, Türkiye'nin kendisini 'Üçüncü Dünya-Yeni Dünya kavşağı'nda bulduğunu görünce, tercihini tereddütsüz ikincisi yönünde yapmıştı. İzlediği politika sayesinde, Türkiye, -on yıldır yürütülen yalan-yanlış ve bozguncu propaganda bombardımanında ileri sürülenlerin tam tersine- Körfez Krizi ve Körfez Savaşı'ndan olabilecek en az zararla çıkmıştı. Örneğin, Turgut Özal, hiçbir vakit kendisine izafe edildiği gibi 'bir koyup üç almak'tan söz etmedi. Bununla birlikte, Türkiye'nin Körfez Krizi-Savaşı'nda izleyeceği politika ile 'dünyanın birinci lig ülkeleri arasına katılması' gibi bir hedef çizmişti. Türkiye, kuşkusuz Körfez Savaşı'ndan ötürü ekonomik zararlara uğramıştı. Böyle olması, uluslararası çatışmanın bölgesinde bulunduğu için zaten kaçınılmazdı. Ama, 20. Yüzyıl'da ilk kez kendisinin de yer aldığı bir 'uluslararası çatışma'da 'mağluplar safında' kalmamıştı. 'Galipler' arasındaydı. Uluslararası sahnenin bir 'etkili aktörü' olma şansını yakalamıştı. Sürekli olarak Türkiye'nin 'jeopolitik önemi'nden söz ediliyor. Peki, Türkiye'nin; siyasette, diplomaside, ekonomide, ticarette, askerlikte, güvenlikte sürekli kapısını çaldığı ve 'jeopolitik önem çeki'ni 'nakte çevirttiği' en güçlü ve en yakın müttefiki Amerika, gün gelip, tam da o 'jeopolitik önem'den ötürü kapısını çaldığı ve 'işbirliği talebi'nde bulunduğu bir sırada, Türkiye 'başka kapıya' der ise, o 'jeopolitik önemi'nin ne anlamı kalacaktır? 'Jeopolitik önem çeki' bundan böyle nasıl 'nakde' çevrilebilecektir? Hükümetin bu konuda fazlaca bir 'manevra marjı' bulunmadığı da belli. O yüzden, kamuoyunu ve kendi 'tabanını', yapmayacağı ve yapamayacağı davranışlara ilişkin olarak oyalamak yerine; zamanı daha akıllıca ve verimli biçimde kullanmalı. Tüm Türkiye'yi ve toplumu önümüzdeki 'kritik günler'e dürüst ve gerçekçi biçimde hazırlamak, 'gerçek önderlik' sayılacak ve böylece 'devlet adamlığı performansı' ortaya konmuş olacak. Başlangıç dönemleri malum gerekçelerle sıkıntılı olsa da, işin sonunda, hem kendileri ve hem Türkiye kazançlı çıkacak.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |