T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Kıbrıs, Irak ve Türkiye

Türkiye'nin gündemini, iç politikadan ziyade dış ilişkiler işgal ediyor. Tayyip Erdoğan'ın AB ülkelerinden sonra, Rusya'dan başlayarak Asya'ya açılması, Irak savaşının yakın bir ihtimal olarak önümüzde durması, gözleri yurt dışına çevirdi.

Kıbrıs'ta 28 Şubat'a kadar çözüm bulunacak mı?

Irak'ta, Birleşmiş Milletler ne karar alacak? Olumsuz bir karar çıkarsa, ABD nasıl davranacak?

Tarihî günlerin eşiğindeyiz. Yapılacak bir hata, önümüzdeki on yılları karartabilir.

Kofi Annan belgesi

Kıbrıs'ta mutlaka bir çözüme ulaşmak gerekiyor.

Müzakere zemini olarak, Kofi Annan belgesinin olumlu taraflarının bulunduğu genelde kabul görüyor. Tabiî itirazlar da mevcut. Meselâ "component state" (parça devlet) yerine "constituant state" (kurucu devlet) denilmesi, Türk tarafının önemle üzerinde durduğu bir husus. Çünkü, "parça devlet" geçici ve diplomaside yerleşik olmayan bir tarif. Kurucu devlet statüsü, iki egemen iradeyi daha iyi anlatıyor.

Ayrıca, Türk kesimi, göçmen sayısının kısıtlanmasını istiyor. En azından, Rum göçmenlerin Kuzey'e yerleşmesi, prensip olarak kabul edilmekle birlikte, Türkiye, AB'ye tam üye oluncaya kadar geciktirilebilir.

Zaten belgenin iyi tarafı, Türkiye'nin AB üyeliğini kolaylaştırması. Kıbrıs devleti, bırakınız Türkiye'nin önüne engel çıkartmayı, bu üyeliğin bir an önce gerçekleşmesi için çaba sarfedecek.

Bir kere şunu biliyoruz ki, Kıbrıs'ta çözüm ile, Türkiye'nin AB ülyeliği arasında sıkı bir bağ var. Ve Kofi Annan belgesi onaylanıp tek bir Kıbrıs devleti kurulursa, daha çabuk tam üye olabileceğiz. Dolayısıyla gelişmeler sadece 150 bin Kıbrıslı Türkü değil, 70 milyon Türkiyeli'yi topyekûn ilgilendiriyor.

Ya imzalanmazsa?

Bir de Kofi Annan belgesi imzalanmazsa, nasıl bir gelişmeyle karşı karşıya kalacağımızı düşünelim.

Rum tarafı tek başına üye olacak. Ve bir gün, Türk tarafı da AB'ye dahil olmak istediğinde, AB müktesebatına istisna getirmeden, bu birliktelik sağlanacak. Bir başka ifade ile, serbest dolaşım ve mülk edinme hemen uygulamaya girecek. "İki kurucu devlet" gibi, siyasi eşitlik öngören düzenlemeler geçerliliğini kaybedecek. Türkler, adeta Rum kesimine yamanacak.

* * *

Elbette, ihtilâfını çözmemiş bir devleti, AB'nin üye olarak kabul etmemesi gerekirdi. Ama maalesef kabul etmiştir. Şimdi, Rum kesimini içine aldıktan sonra, ihtilâfı çözmeye çalışıyor. Zaten diğer AB ülkeleri bastırmasa, Avrupa'nın parçası haline gelen Kıbrıs Rum lideri Klerides'in, Kofi Annan belgesini imzalamak gibi bir niyeti ve arzusu olamaz. Bu belge, Kıbrıs Rumlarının da istemedikleri bir çok hususu içeriyor.

Acaba belge imzalanır da, tatbikatı, Türkiye'nin tam üyeliğine kadar bekletilebilir mi?

Bunu hiç sanmıyoruz.

Fakat, en azından, Türkiye'ye kesin bir müzakere takvimi verileceği ana kadar, uygulama geciktirilebilir. Böyle bir imkânı elde eden Türkler, Rum kesimi ile daha büyük bir gönül rahatlığı ile uzlaşacaktır.

Irak ve Nato askeri

Tıpkı Kıbrıs gibi, Irak da, Türkiye'nin kaderini belirleyecek ana meselelerden biri.

Birleşmiş Milletler, Irak aleyhinde karar almasa dahi, Türkiye, ABD'nin yanında savaşa girecek mi?

Bizim için en güzel çözüm, Bosna'da olduğu gibi, Birleşmiş Milletler'in askeri güç olarak Nato'yu görevlendirmesi. O taktirde, Türk askerinin müdahalesi bir zorunluluktan, ülkemizin Nato'ya karşı taahhüdünden kaynaklanmış olacak. Türkiye, Birleşmiş Milletler'in kararı ne olursa olsun, Amerika'nın taleplerine kulak tıkayacak durumda değil. Ancak, "asker miktarı daha az olsun, Türkiye'ye verilecek para daha yüksek tutulsun" şeklinde bir pazarlık yapılabilir.

Davutoğlu ve stratejik derinlik

AK Parti, tek başına iktidara geldi. Bunun sorumluluğu daha ağır.

Eskisi gibi "Yerim dar, oynayamıyorum" demek imkânsız.

Abdullah Gül'ün, Prof. Ahmet Davutoğlu'nu başdanışman olarak ataması, çeşitli dış sorunlarla karşı karşıya bulunan ülkemizde yerinde bir tercih. Beykent Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı'nı yürüten Davutoğlu'nun, "Alternatif paradigmalar", "Değişim ve Müslüman Dünyası", "Stratejik Derinlik" isimli kitapları var.

Davutoğlu, Ali Bulaç, Halit Refiğ, Gürkan Zengin ve Etyen Mahçupyan'ın sorularına verdiği cevaplardan oluşan "Küresel Bunalım" kitabında, ABD'nin iki temel yaklaşımına değiniyor:

"Birinci yaklaşım, 11 Eylül'ün psikolojik etkisinin oluşturduğu meşruiyet kanallarını da kullanarak, stratejik nitelikli operasyonları yaygılaştırarak sürdürmek ve güç eksenli hegemonik bir uluslararası ilişkiler yapılanmasının pekiştirilmesi tercihini öne çıkarmaktadır. ABD'deki şahinlerin, Afganistan'a dönük operasyonu, diğer bölgelere yayma ve bu yolla Pax Amerikana'yı, reelpolitik bir yenilenme ile restore etme çabası, bu yaklaşımın en tipik örneğini oluşturmaktadır. Buna karşılık, ikinci yaklaşım, 11 Eylül saldırısı ve sonrasındaki gelişmeleri, uluslararası düzendeki işleyiş bozukluklarının bir göstergesi olarak almakta ve kalıcı bir uluslararası barışın olmazsa olmaz şartlarını tartışmaya açmaktadır. Reelpolitikten çok, evrensel değerler ve uluslararası hukuk boyutunu öne çıkaran bu yaklaşımın sahipleri, insanî değerlerden soyutlanmış bir küreselleşme sürecinin doğuracağı sakıncaları gündeme getirmektedir. Her iki yaklaşım da, zımnî olarak, soğuk savaş sonrasında uluslararası düzenin temel işleyişinin parametrelerinin halâ ortaya konulmadığını kabul ediyor. Uluslararası düzenin merkezi güçleri, ilk Berlin duvarının, ikincisi de İkiz kulelerin yıkılmasından oluşan, iki yıkım arasında yaşanan dengesizliklerin biriktirdiği küresel ve bölgesel problemlerle kaçınılmaz bir yüzleşmenin eşiğinde bulunmaktadır. Yeni düzenin ilkelerinin ve kurallarının belirlenmesinin sürekli ertelenmesi, geçici ateşkesleri beraberinde getirmiştir. Körfez savaşından sonra geçen 12 yılda, Irak'ın statüsü halâ belirsizdir. Aynı şekilde, Ortadoğu Barış süreci, Karabağ ve Kosova'daki cari satü, Bosna'da Dayton anlaşması, kalıcı yapıları ve kuralları değil, dondurulmuş ateşkes alanlarını ortaya çıkarmıştır."

İstikrarsızlık

İşte Türkiye, küresel bunalımın tam da ortasında, ateş hattında duruyor. Davutoğlu "Türkiye'nin üzerinde bulunduğu yer, bütün insanlık tarihinin atardamarlarının şekillendiği bir coğrafya" diyor.

Soğuk savaş sonrasının halâ kalıcı kuralları konulmadığı için, fevkalâde istikrarsız bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Üstelik, Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu gibi, bizim tarihi ve coğrafi derinliğimizin unsurlarını oluşturan bölgeler, istikrarsızlığın tam da merkezinde yer alıyor.

Türkiye'yi zor günler bekliyor. Çünkü muhtemel Irak savaşının dalgalanmaları da büyük olacak.


26 Aralık 2002
Perşembe
 
NAZLI ILICAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED