Yeni Safak Online...
T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Nereye?

ABD ile nereye kadar?

Bu sorunun cevabını Ankara'nın bulduğu söylenebilir mi?

Ben sanmıyorum.

Çünkü ABD'nin nihai hesaplarının kavrandığını sanmıyorum. Hatta ABD'nin bile kendi nihai hedeflerini tam belirlediğini ve kontrol edeceğinden emin olduğunu düşünmek bile zor.

Mart ayında Harp Akademileri Komutanlığı'nda bir sempozyum yapıldı. Başlık şuydu: "Türkiye'nin etrafında bir barış çemberi oluşturmak" Gerçekte Türkiye'nin böyle bir şeyi aradığı, bunu gerçekleştirme yolunda gerek askeri, gerek ekonomik, gerekse diplomatik temsilcilerle kimi girişimlerde bulunduğu biliniyor. İran'la, Irak'la ve Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi için adımlar atıldığı da malum. Bu, en azından İsrail'e endeksli bir Ortadoğu politikasına mahkum olmaktan ve daha ötede, komşulardan kaynaklanan bir güvenlik sorunundan kurtulma amacı taşıyordu. Ayrıca, bu politikanın çok ciddi ekonomik boyutları mevcuttu. Türkiye Körfez Savaşı'ndan sonra kendi iradesi dışında sadece Irak'la yaşanan gerilimin, ülkeye ekonomik bedelini acı biçimde yaşıyordu.

Şu an ABD'nin bölgeyi taşıdığı süreç ne getiriyor?

Aşağı yukarı sonu bilinmeyen bir savaş ortamı... Yıkacak olan, ama yerine ne getireceği tam da bilinmeyen bir terminatör misyonu...

Bush yönetimi, İsrail lobisi ile içli dışlı bir stratejik yönelim içinde bölgeye Irak'la başlayan ve ikinci kademede İran'ı içine almayı öngören bir savaş ihracını hedefliyor. Suriye'den Suudi Arabistan'a, Ürdün ve Lübnan'a uzanan bir yeniden yapılanma projesi de, bu stratejinin eklerinden...

Bu stratejide en temel unsur İsrail'in çıkarları... Geriye kalan tüm ülkeler bıçak altında...

Türkiye'nin önüne de şöyle bir denklem konuyor:

-Eğer ABD stratejisine uygun adım yürürsen, zararlı çıkmazsın, belki kar da edebilirsin, ama ABD ile yani "yarının galipleri" ile çelişirsen, ne Irak'ta olup biteceklerin ne de diğer gelişmelerin Türkiye'nin çıkarlarını dikkate alması garanti olmaz. Ondan sonra ne çıkarsa bahtına!

Bu denklemin bir tehdit ihtiva ettiği, sadece saf olanların görmeyeceği kadar açık.

"Bölgede barışı unut" demek bu.

Bu, Körfez Savaşı'ndan bu yana 100 milyar dolar civarında bedel ödediği hesaplanan Türkiye'nin, ikinci bir savaş için hesaplandığı şekilde 150 milyar dolarlık bir bedeli göze alması demek.

Bu sadece Irak'a yönelik savaşın bedeli...

Daha ilerisi, yani İran'ı ve diğer bölge ülkelerini kapsayacak bir savaşın bedeli ise meçhul. Meçhul ama, Irak'la kıyaslandığında "korku verici" olmadığı söylenemeyecek bir bedel olmalı bu.

Buna neden razı olmamız gerekiyor?

Çünkü Amerika yenecek ve bölgeyi yeniden yapılandıracak. Bölgedeki herkes istese de istemese de ABD'nin iradesine uyacak. Ya gönüllü olarak ya da bölgesel çıkarları yok edilerek, yani burnu sürtülerek uyacak! Amerika'nın iradesine uymazsak, ödeyeceğimiz bedel, belki 100-150 milyar dolarlıklardan çok daha korkunç olacak!!!

Bu değerlendirmeye katılmak için hiç şüphesiz Amerika'da yarınlarda da (2 yıl sonraki seçimlerden sonra da) Bush ve ekibinin iradesinin geçerli olacağını, ABD'nin kuvvet kullanımının etnik ve dini-kültürel açıdan çok renkli olan bölgeyi sorunsuzca tanzim edebileceğini, Irak, İran ve Suriye yönetimlerinin, domino taşları gibi devrileceğini ve yerlerine istikrar taşıyıcı yönetimlerin geleceğini ve bu süre ne kadar devam edecekse ve her kim oluşturacaksa, Türkiye'nin o zaman içinde, ve her olan bitenden olumsuz etkilenmeyeceği bir ortamın doğacağını var saymamız gerekiyor.

Acaba öyle olacak mı?

Amerika Afganistan'da bir deneme yaptı ve bu deneme ulaştığı nokta itibariyle henüz çok başarılı görünmüyor. Irak'ta 10 yılı aşkın zamandır istikrar gelmedi. Filistin'de Filistinlilerin can pazarı devam ediyor. Bölgede taşların yerine oturması hiç de kolay görünmüyor ve Türkiye'nin yüreği rahat değil.

Değil ama bir şey yapamamanın sancısını da yaşıyor.

Prof. Dr. Ahmet Davudoğlu, "Stratejik derinlik" isimli kitabında bakın nasıl çiziyor böyle bir ülkenin profilini:

"Siyasî irade yetersizliği dolayısıyla dış siyasetini konjonktürel dalgalanmaların akışına bırakan ve zamanlama kabiliyetini kaybeden ülkeler.

Satrancın taşlarını yönlendiren bir oyuncu mu, yoksa bir satranç taşı mı oldukları konusunda gizli bir kimlik çelişkisi yaşarlar. Oyunu yönlendiren bir satranç oyuncusu olarak atabilecekleri adımların sonuçlarından tedirgin, başkalarının oyunlarında taş olmaktan da rahatsızdırlar. Keşke ne taş, ne de oyuncu olsaydı diye düşünmeye başladıklarında elleri ayaklarına dolaşır ve en güçlü oyuncunun gölgesinde kalmanın en güvenilir yol olduğuna kendilerini inandırırlar. Ondan sonra da oyunlarını en güçlü oyuncunun eksenindeki piyonlar savaşı kurgusuna oturturlar. Piyonlar savaşındaki ufak başarıları bir zafer edasıyla kutlayarak atların, vezirlerin şahların arenasında olamamanın getirdiği kimlik zaafını gizlemeye çalışırlar. Oyunun ölçeklerini değiştirebilecek nitelikte olan kimlik ve güçlerini hatırlatan her olgudan ürkerler. Risk korkusuyla, kendi potansiyel güçlerinin dalgasını arkalarına almaktansa, başkalarının reel güçlerinin akıntıları doğrultusunda yüzmeyi daha emin görürler. Kendi tarih ve coğrafyalarının engin ufkunda vakur, hesaplı ve kararlı bir yürüyüşe çıkmaktansa, başkalarının strateji gölgelerinde yalpalamayı tercih ederler. Onlar için tarihin birikimi değil "fatura"sı, coğrafyanın stratejik potansiyeli ve zenginliği değil, büyük oyunların oyuncularına sunulacak kozları vardır." (syf. 33)

Nasıl, Türkiye olarak bu profilden çok farklı durumda mıyız?

Ve politika oluşturan merkezlerde "Başka ne yapabiliriz ki?" gibi sıkıntılı bir soru dolaşıp durmuyor mu?

Ülkenin çok dar bir alana sıkıştırılmış bulunduğunu acı acı görmüyor muyuz?


5 Ekim 2002
Cumartesi
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED