Yeni Safak Online...
T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Kuzey Irak kaygısı mı; Güneydoğu güvensizliği mi?

Türkiye'de Kuzey Irak'taki gelişmelere ilişkin kafalar karmakarışık. Kafasının en net olması gereken 'devlet'in kafa karışıklığı kamuoyuna yayılır gibi.

Irak Kürt liderleri Mesut Barzani ile Celal Talabani, ikincisinin Amerika ve Türkiye seyahatlerinin ardından 8 Eylül'de biraraya geldiler, aralarında uzlaşma sağladılar ve resmi adıyla 'Irak Kürdistanı Ulusal Meclisi'nin 4 Ekim'de Erbil'de toplanmasını kararlaştırdılar. Bu arada, her ikisinin, Saddam Hüseyin rejiminin yıkılması halinde bir 'federal Irak anayasası' üzerinde çalıştıkları açıklandı ve bu arada Amerika'nın Saddam'ı devirme kararlılığı da malum.

Türkiye, 'tedirgin'. Başbakan Bülent Ecevit, 'Türkiye'nin gelişmeleri eli kolu bağlı seyretmeyeceği'nden başlayarak, 'ölçünün kaçması halinde gereken önlemlerin alınacağı'na dair bir dizi açıklamada bulundu. 'Bağımsız Kürt devleti'ne 'izin verilmeyeceği' yetkili ağızlardan ifade ediliyor. Bu arada, görsel medyada Irak Kürt liderlerinin isimlerinin başına 'bağımsız Kürt devleti peşinde koşan' sıfatı artık basmakalıp bir klişe olarak yerleştirildi.

Yanlış yapılıyor.

Yanlış, Türkiye'nin 'bağımsız Kürt devleti'ne karşı olmasında değil. 'Kürt' kelimesinin geçtiği her duruma özel bir 'alerji' gösteren söylemde ve politika stilinde. Türkiye, 'Irak'ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulması'na mı karşı; yoksa 'Kürtler'e mi karşı?

Bunu ayırdeden bir 'söylem' yok. Böyle bir 'söylem' geliştirilmesi ve 'Türkmenler'e bu söylem çerçevesinde vurgu yapılması, Türkiye Cumhuriyeti'ni 'etnik kimlikli' bir devlet olarak da takdim etmiş oluyor. Oysa, sürekli vurgulanan, Kemal Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'te esas olanın, 'etnik kimlik' değil 'vatandaşlık bağı' olduğu değil midir?

Bu ülkenin vatandaşlarının bir bölümü 'Kürt' olduğuna göre, Türkiye'nin Irak Türkmenlerine olduğu gibi, Irak Kürtlerine de 'vatandaşlarının soydaşları' olarak bakması gerekmez mi?

M.Ali Birand, dün gayet yerinde bir tespitle şöyle yazıyordu: "... En sonda söylenecek sözleri, en önce söyleyiveriyoruz. "Onlar sadece kaba güçten anlarlar" yaklaşımı ile "bağımsızlık ilan edilirse asker yollarız" tehdidini hergün tekrarlıyoruz.

Çıkarlarımıza aykırı gelişmeleri durdurmak gayet tabii ki, hakkımızdır. Ancak bu savurganlıkla devam edersek, farkına varmadan Anadolu'daki Kürt vatandaşlarımızı, Kuzey Irak'taki Kürtlerle aynı sepete koymuş olmaz mıyız? Kendi vatandaşlarımızı, Kuzey Irak'taki Kürtlerin kucağına itmez miyiz?

"Bölünme " paranoyası ile bu şekilde devam edersek, asıl kendimize zarar vermez miyiz?

Ben, Türkiye'nin Kürtlerden korkarak değil, Kürt kökenli vatandaşları ve Kuzey Irak'lı Kürtleri kucaklayarak daha etkili olacağına inanıyorum.

PKK veya Kuzey Irak'ta kurulacak olası bir Bağımsız Kürdistanı, askeri güçten çok, Kürt halkını yanımıza çekerek etkisizleştirebileceğimize inanıyorum. Kürtleri döven, tehdit eden değil, koruyan bir Türkiye'nin bölgede çok daha önemli bir "oyuncu" , çok daha güçlü bir " lider" konumuna gireceğine inanıyorum."

İşte, Turgut Özal'ın 'Kürt yaklaşımı' tam da bu anlayışa dayanıyordu.

Aslında, 'resmi Türkiye', söz konusu 'söylem'le kendine, ayrıca kendi vatandaşlarına akıl almaz bir 'güvensizlik' sergilemiş, 'ulusal güvenliği' ve 'tehdit algılaması' açısından akıl almaz bir zaaf ortaya koymuş oluyor.

Ortada kurulan bir 'bağımsız Kürt devleti' yok. Türkiye, buna engel olabilecek 'askeri ve siyasi güç'e sahip. Kaldı ki, buna İran, Suriye ve tüm Arap dünyası karşı. Öyleyse, 'korku'nun sebebi nedir? Kurulsa ya da kurulmasa, Türkiye'yi özel olarak 'kaygılandıran' ne olabilir?

Bunun kendi Kürt kökenli vatandaşları için bir 'çekim merkezi' olabileceğinden başka ne olabilir?

Peki, bu:

1. Türkiye'nin Kürt kökenli vatandaşlarının İstanbul, Ankara, Brüksel, Paris, Roma vs. yerine Erbil, Zaho, Dohuk, Şaklava, Süleymaniye vs.'ye yöneleceği anlamına gelmez mi?

2. Dolayısıyla, o vatandaşlarımızın Türkiye'ye sadakatinden kuşkulanmakla ya da o vatandaşlarımızın 'diskrimine' edildikleri için kaderlerini Türkiye'nin dışında arayabileceklerinin, yani 'diskrimine edildikleri'nin itirafıyla eş anlamlı sayılmaz mı?

AB üyelik hedefini ciddiye alan, bu yönde yol alan, AB uyum yasalarını çıkartmış ve bunları uygulamaya niyetli bir ülke, Irak'ın kuzeyindeki gelişmelerden böylesine nasıl 'korku'ya kapılabilir; anlaşılır iş değil.

Erbil'de toplanan Irak Kürt Parlamentosu, 1992'de ortaya çıkmış, 1996'ya kadar çalışmıştı. Oturumlarına TBMM üyeleri bile davet edilmişti. Barzani-Talabani (KDP-KYP) çatışmasıyla çalışmaları durmuştu. Şimdi olan, 17 Eylül 1998'deki Washington Anlaşması'nın, 'yeni şartlar'ın zorlamasıyla yürürlüğe konulması.

Elbette, arada 1996 Kasım'ında Iraklı Kürt taraflar arasında sağlanmış ve Türkmenlerin de dahil edildiği bir 'Ankara Süreci' var. Washington Anlaşması, 'Ankara Süreci'nin üzerine geçmiş ve Ankara'nın hoşuna gitmemişti. Ancak, aradan geçen dört yıl içinde ne yapıldı? Nerede, nasıl hata yapıldı ve bunun sorumluları kimler ki, 'Ankara Süreci' canlandırılamadı da, Washington Anlaşması yürürlüğe sokulabildi?

Temel hata, eskimiş devlet aklından kaynaklanıyor olmalı. Irak'ta 'bağımsız Kürt devletine izin yok'u anladık ama 'resmi Türkiye'nin de Kuzey Irak'ın ötesinde Irak'ın geneline ve Ortadoğu'nun tümüne ilişkin bir tavrı olması gerekir. Ortadoğu'yu ve Irak'ı, Kuzey Irak'tan göremezsiniz; Kuzey Irak'ı, Ortadoğu ve Irak'ın geneli içinde değerlendirebilirsiniz.

Dolayısıyla, Türkiye'nin bir 'federal Irak' konusunda net olması icap ediyor. Kendisi 'federal' olan ABD'nin 'federal Irak'a karşı olamayacağını ve 'Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması'nın 'federal Irak'la çelişmeyeceğini anlaması icap ediyor.

Bir 'federal Irak'ın kuzeyinde 'Kürt ağırlıklı bir federe yapı' olması doğaldır. Türkmen meselesini de, bu çerçeveye oturtmak anlam kazanabilir. Türkiye, 'federal Irak' senaryosunda, 'kuzeydeki federe birim'in merkezinin Kerkük olmasına karşı çıkabilir ve Kerkük'ün bir 'Türkmen özerk bölgesi'nin merkezi olması tezini geliştirebilir. Ne var ki, bunu yaparken, Kürtler için de 'garantör' konumuna kayarak, bunu yapabilir.

Erbil'te toplanan parlamentoda, 51 KDP'li, 49 KYB'li yer alıyor ve 5 sandalye de Hristiyan Asurilere ayrılmış vaziyette. Türkiye, Irak Kürtlerine 'dışlayıcı' olmak yerine 'kapsayıcı' bir tavır alarak, o kurulda Türkmenler için 'sandalye kontenjanı' da elde edilmesini sağlayabilir.

Irak için ortada 'nihai çözüm' henüz yok. Bu pilav daha çok su kaldıracak.

Mesele, bizim için, Türkiye'nin nerede, nasıl durduğu.

Böyle durulmaz. 'Savunma refleksi'inin sürekli öne çıkarıldığı bir dış politikayla Türkiye'nin oynayabileceği ve oynaması gereken büyük rol gerçekleşemez. Sadece 'Kuzey Irak'la sınırlandırılan, o sınırlılık içinde de 'negatif'ten yola çıkan bir politikayla gelecek inşa edilemez.

Irak'ta Türkmenlerden başka tutunacak dalı olmadığı izlenimi veren bir politikayla, itilip kakılan Türkmenlerin de hakları elde edilmez.

Koca Türkiye'ye 'bölünme paranoyası' yakışmaz. Bu, 'küçük siyasetçilerin hastalığı'dır. Türkiye'ye sağlıklı ve 'büyük devlet adamları' yakışır.


5 Ekim 2002
Cumartesi
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED