|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
-İlm-i Mantık tahsili, kişiye ölümün ne idüğünü kavramak için lâzım değildir; zira herşeyden evvel "yaşama hırsı" bizzat insan aklının denetleyebileceği hâlât-ı nefsaniyenin dışında kalır. Bu bakımdan varolmak kaygısının nasıl olup da birdenbire yaşama hırsına dönüştüğünü anlamak ve bir an evvel bu hırstan kurtulmak için aklın ötesinde kalan köyü ziyaret etmelidir. İlm-i Mantık tahsili olsa olsa bize o sınıra kadar eşlik edebilir. Yani aklın sınırları dışında kalan köyü ziyaret edebilmek için bize yardımcı olamayacağı pek âşikâr olduğuna göre, İlm-i Mantık'ın insana rehberlik edeceği alan, tabiatıyla aklın sınırlarıyla mukayyed olmuş oluyor. Bu, İlm-i Mantık'ın sözkonusu alanın içinde olup bitenleri bize öğretebilecek bir araç olduğu anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır! İlm-i Mantık tanımı gereği neyin ne olduğunu öğretmez, bilakis neyin ne olduğunu öğrenmek konusundaki çabalarımızı denetleyebilecek kaideleri bize verir. Onun mevzûu kavramlar ve tanımlardan (tasavvurât), maksadı ise önermeler ve kıyastan (tasdikât) ibaret olduğundan, kavramlardan tanımlara, tanımlardan önermelere, önermelerden kıyasa giden veya aksine kıyastan kavramlara gelen yolun nasıl katedilebileceğini göstermekle kalmaz, bu sürecin adım adım denetlenebilmesinin imkânlarını da sunar. Binaenaleyh aklın sınırlarını teftiş etmeye talip olanların yolu ister istemez Mantık'tan geçer. [Mantıklı düşünmek başka, bizatihi Mantık üzerine düşünmek daha başkadır; tıpkı bir dili konuşmanın başka, o dil üzerine konuşmanın daha başka olduğu gibi.] Sorulan suâl hep şu: - Kişi bu ilmi kendi kendine tahsil edebilir mi? Mutlak anlamıyla dahî İlm'in [meselâ Fizik, Tıp veya Matematik'in] kişinin kendi kendine tahsil edebileceği bir 'şey' olmadığı idrak edilince, her ilim gibi Mantık İlmi'nin de kendi başına öğrenilemeyeceğini anlamak zor olmaz. Nitekim gerek bizde, gerekse Batı'da önceleri böyle kabul edilmiş ve bu ilim, bidayetinden bu yana bu ilmi tedris edebilecek bir hocanın mevcudiyeti hesaba katılarak yazılan kitaplar aracılığıyla öğretilegelmişti. Şimdiyse kitaplar, "herkesin anlayabileceği" tarzda ve "kendi kendine öğrenebileceği" şekilde yazılmaya çalışılıyor ve tabiatıyla Mantık İlmi'nin de bu amaçla yazılmış kitaplardan tahsil edilebileceği sanılıyor. Bu hatalı yola bizde Tanzimat'la birlikte girilmiş ve "herkesin anlayabileceği tarzda gazete ve dergi çıkarmak veya kitaplar yazmak" gibi beyhude bir işe girmekle devrin efkâr-ı umûmiyesi üzerinde etkili zevât memlekette ilmin derinliğini artırmak yerine sadece -o da zahiren- malumatı genişletmeyi bir marifet addetmişti. Oysa ilmin başka, malumatın daha başka şeyler olduğu siyaset gereği pek nazar-ı itibara alınmamıştı. [Televizyon yaygınlaşmaya ve bir süre sonra kanalların sayısı artmaya başladığında piyasa yazarlarının "bilgi çağı"na adım attığımızı, bundan böyle herşeyden haberdar olacağımızı nasıl ballandıra ballandıra anlattıklarını hatırlayınız. Eğer o dönemi hatırlamakta güçlük çekiyorsanız, bu sefer aynı vâveylanın önce bilgisayarın, sonra internet'in yaygınlaşması sırasında koparıldığına atf-ı nazar etmekle işe başlayınız.] 1860'da İtalyanca'dan çevrilen bir Mantık kitabının girişinde eserin mütercimi, "ulûm-i muhtelifeyi her müteallim kendi lisanında okuması küllî faide ve sühûleti müstevcib olup husûsan İlm-i Mantık'ın tekellüm olunan lisanın şivesinde tatbik olunmasında muhsenât başka olduğuna binaen lisan-ı Türkî'de meslek-i cedîd üzere bir Mantık tertibiyle intişarı"ndan laf açıp bakınız sonunda sözü nereye getiriyor: - "... ve ismine dahi Miftah'ul-Fünûn tesmiye ve tevsîm kılındı; ve sebk u rabtında tezyinât-ı inşâiyeden bütün bütün sarf-ı nazarla herkesin anlayabileceği ve belki isteyen kendi kendine bayağı hocasız bile mütalaa ve istifadeye muktedir olacağı gayet açık ibare ile kaleme alınmasına...." Halbuki bu kitap bütün sadeliğine rağmen -o ilmin ehli olanlar müstesna- esasen "kendi kendine bayağı hocasız bile mütalaa ve istifadeye muktedir olunabilecek" bir eser değildi. Netice itibariyle iki kez basıldı ve ciddi bir çeviri olmasına rağmen ilim ve irfan hayatımızda hatırı sayılır bir tesir bırakamadan unutulup gitti. Hâsılı, sadece "aklın ötesinde kalan köy" değil, bu yakasında kalan taraf da tek başına gezilemez. Şimdiye değin gezilemedi çünkü.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |