|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'de gerçekten bir değişim yaşanıyor: Dokunulmaz sanılan sırça köşklere dokunuluyor. Eğer seçime doğru gidiyor olmasaydık, Halis Toprak, Akşam gazetesine verdiği beyanatta, Aydın Doğan hakkındaki düşüncelerini dile getiremezdi. Zaten Akşam gazetesi bu sözleri yayınlamazdı. Eğer seçime doğru gidiyor olmasaydık, meselâ Ertuğrul Özkök, AK Parti'nin Genel Merkez binasını bu kadar övmez, Tayyip Erdoğan'dan katiyen korkmamak gerektiğini savunmazdı. Sadece seçime gitmek yeterli değil; seçimde çok şeylerin değişeceği ortaya çıktı. Milletvekilleri yenileniyor. Medya imparatoru tabiî müttefiklerini kaybediyor. Güvendiği dağlara kar yağıyor: Hüsamettin Özkan ve Mesut Yılmaz'ın parlamento dışında kalacakları belli oldu. Bu yüzden ne yaparsak, seçim öncesinde tamamlayıverelim gayreti göze çarpıyor. Petrol Ofis
Önce Petrol Ofis haberini, Haberx'te okudum. "Aydın Doğan'ın İş Bankası ile kurduğu İş Doğan, Petrol Ofisi'ni almak amacıyla, içinde Vakıfbank'ın da bulunduğu bankalar konsorsiyumundan 700 milyon dolar borç sağlamıştı. Bunun 400 milyon dolarını Vakıfbank'tan temin etmişti. 700 milyon dolarlık borç, faiziyle 860 milyon dolara çıktı..." Haberx, "İş-Doğan'ın, % 25'i halka açık olan Petrol Ofis'e satılmak suretiyle, borcun küçük hissedarlara yüklenilmek istendiğine" dikkat çekiyordu. Daha sonra Sabah gazetesi meseleyi bütün teferruatıyla ele aldı. Türkiye'de bir şeyler değişiyor olmasaydı, (Aydın Doğan denetimindeki Vatan, Sabah'a rakip duruma gelmeseydi; Turgay Ciner Sabah'ın sahibi olmasaydı) hiç Petrol Ofis'te döndürülmek istenen dolaplar basına yansır mıydı? Sabah gazetesi (2 Ekim 2002) borç dökümünü veriyor: İş-Doğan Petrol-AŞ'nin borçları: Bankalara 843 milyon dolar, devlete 140 milyon dolar, faiz ödemesi 240 milyon dolar. Toplam 1 milyar 223 milyon dolar." İş-Doğan'ın borcunun bir bölümü, küçük yatırımcının sırtına binecek. Bunun yanısıra, 2002 yılının ilk 6 ayında 63 trilyon net kâr elde eden ve devlete 32 trilyon lira Kurumlar Vergisi ödeyen POAŞ, zarar edecek ve dolayısıyla vergi vermeyecek. SPK'nın bu birleşmeye müsaade etmemesi gerekiyor. Bu arada Doğan Grubu'nun Sabah gazetesini almak amacıyla BDDK'ya 500 milyon dolar teklif ettiğini duyduk. Konu Haberx'te de yayınlandı. Herhalde Aydın Doğan, gerçeklerin yazılmasından rahatsız. Yoksa Sabah gazetesini satın alma gayretini başka nasıl izah edebiliriz? Toprak'tan Doğan'a
Bu işin bir vechesi. Bir diğer cephesi de Halis Toprak'ın Aydın Doğan'a yönelik açıklamaları. Halis Toprak, Akşam'da (29 Eylül 2002) Aydın Doğan'a "1 milyar 600 milyon dolar borcun var mı?" diye sormuştu. Aydın Doğan, 2 Ekim 2002 tarihli Akşam'da Halis Toprak'ı cevaplandırırken, "Doğan Grubu'nun böyle bir borcu yoktur" demişti. Oysa sadece İş-Doğan'ın borcu 1 milyar 223 milyon dolar. Aydın Doğan, herhalde Petrol Ofis'e yüklemeye çalıştığı bu borcu Doğan Grubu'nun borcu saymıyor. Türkiye'de gerçekten çok şey değişiyor. Başka zaman olsa, kimin ne kadar borcu var; kim borcunu deve yapmak veya kuşa çevirmek istiyor, bunu basından takip edemezdik. Şimdi kılıçlar çekildi, "sırlar" ifşa ediliyor. Acaba her şeye rağmen, tam da seçim öncesi alelacele bu izin, Sermaye Piyasası Kurulu'ndan çıkar mı? Dikkatle takib ediyoruz. Savaş ve Yaşar Nuri
Değişim, seçim sandığının ucu görünür görünmez başladı. Baksanıza eski Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş bile insafa geldi. "Memnu haklarının iadesini Şubat 2003'de alacak olan Tayyip Erdoğan milletvekili seçilme yeterliliğine de kavuşur" diyor. Eskiden olsa, bu bilgiyi kendisine saklamayı tercih ederdi. Ya "ilerici" din âlimi Yaşar Nuri Öztürk'e ne demeli? O, -kaşla göz arasında- kitabını bile değiştirdi. Kitabından, "ezana gerek yok" bölümünü çıkarttı. Tartışmayı bir kere daha hatırlatalım. Yaşar Nuri Öztürk, mutlaka değerli bir din âlimi. Ama 28 Şubat sürecinde "ilerici" ve "aydın" görünmek amacıyla birçok dinî münakaşanın içine girdi. Toplum mühendislerinin değişmez tem'alarından biri olan "Türkçe ibadet" bahsinde, muhafazakâr kesim yerine "ilerici aydınların" saflarında yer aldı. Sonunda, Türkçe ibadet konusunda bir kitap yazdı. Bu kitapta, ezana da temas ediyor ve şöyle diyordu: "Bir kere ezanın şu veya bu dilde okunmasının pratik hiçbir sonucu yoktur. Ezan bir paroladır. Namaz vaktinin geldiğini ve yakınlarda bir cami olduğunu duyurur. Yani ibadet değil bir duyurudur. Ve bu duyurunun bugün hiçbir yararı kalmamıştır. O bir nostalji, bir folklor haline gelmiştir. Çünkü onun esas işlevi olan "namaz vaktini duyurma" bugün ihtiyaç olmaktan çıkmıştır. Takvim vardır, gazete vardır, radyo-televizyon duyuruları vakitleri aralıksız bildirmektedir. Yani ezanın (illeti) kalmadığı için kendisinin de zorunluluğu kalmamıştır." Yukarıdaki cümleleri okuyan sıradan bir insan dahi, Yaşar Nuri Öztürk'ün "Bırakınız ezanın diliyle uğraşmayı, toptan kaldırınız. Çünkü böyle bir ihtiyaç kalmamıştır" dediğini anlar. Baykal'ın tavrı
Deniz Baykal, önce çok doğru davrandı, "Ezanın kutsal olduğunu" söyledi. Bu tartışmaya karşı çıktı. Ama baktık, İstanbul milletvekillerinin katıldığı toplantıda "CHP'yi ezanla yıpratma çabalarından" söz ediyor. Oysa, kızması gereken kişi, yanıbaşına aldığı Yaşar Nuri Öztürk. Kitabı yazan o. Ama bakın, o da, geri adım atmak zorunda kaldı. Bir çırpıda, kitabının ikinci baskısından ezanla ilgili bölümü çıkarttı. (Sabah 4 Ekim 2002) Değişim rüzgârları halkın hassasiyetlerinin ön planda tutulmasını gerekli kıldı. Ve Yaşar Hoca değişti. İşin bir başka ilginç yönü daha var. Yaşar Nuri Öztürk eskiden, Türkçe ibadet taleplerine aynı bizim kullandığımız gerekçeyle karşı çıkıyordu. 1988 tarihli kitabından: "Günlük namazlar gibi, İslâm toplumunun adeta göstergesi olan bir ibadette, Allah kelâmı Kur'an'ın tercümesinin geçerli olduğunu kabul etmek, Kur'an'ın orijinal metninin ortadan kalkmasına kadar gidebilecek korkunç sonuçlar getirebilir. Müslüman'ın, dininin kaynağı ve Yaratıcısı'nın öz kelâmı olan bir kitaptan ezberlemek zorunda olduğu üç-beş satırlık bir parçayı, mantıksız bir biçimde tercümesiyle değiştirmek ve Müslüman'ın ana kaynakla bu son irtibatını da kesmek, ne akla ne de İslâm'a uyar." Son kitabında ise şöyle diyor: "'Kur'an'ın çevirisi ile ibadet edilemez, namaz kılınamaz' şeklindeki iddia bilim dışıdır. Halkı aldatmaktır." Çıktığı televizyon programlarında da, "Ben sadece bireysel namazın, Türkçe meal ile kılınacağını söyledim. Camide toplu halde kılınanları kastetmedim"diye kendisini savunuyor. Evinde namaz kılan kişi, duayı hangi dilden okuyacağını Yaşar Nuri Bey'e mi danışacak? Hem sonra, onun da 1988'de söylediği gibi, "Her Müslüman'ın, dininin kaynağı ve Yaratıcısı'nın öz kelâmı olan bir kitaptan ezberlemek zorunda olduğu üç-beş satırlık bir parçayı, mantıksız bir biçimde tercümesiyle değiştirmek ve Müslüman'ın ana kaynakla son irtibatını kesmek ne akla ne de İslâm'a uyar." Öyle değil mi? Müslüman'ın, ana kaynakla son irtibatını kesmek üzere koca bir kitap yazmanın İslâm dinine bir faydası var mı? Aksine, Yaşar Nuri'nin "Türkçe İbadet" kitabı, önümüzdeki yıllarda, camide de Türkçe ibadet yapılsın yolundaki baskıların gerekçesini oluşturabilir. Ama belki, Yaşar Nuri, siyaset yolunda ilerledikçe, ezan üzerindeki görüşleri değiştiği gibi, Türkçe ibadet fikrinden de vazgeçecektir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |