T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R

Eşref Şefik

Tahran'dan döndükten hemen sonra Pekin uçağına bindim. Hani, vakti zamanında "Hem şefeat, hem seyahat" demişim ya üstadımız Evliya Çelebi gibi, tıpkı böyle oldu. Yeşilköy'den gazeteleri topluca aldım, onu-şunu-bunu ve hatta kesin şekilde "iğrenerek" Tuğce Baran ve Serdar Turgut'u da okudum. Bir gazetecinin "küçük ilanları" bile incelemesi gerektiği görüşündeyimdir ta başlangıçtan beri. Küçük ilanlarda en hoşuma giden bölüm de "İsim Tashihi" kısmıdır. Okuma zorunluğu işkencesi bittikten sonra sıra, keyifle Hıncal Uluç'un kuyumcu titizliğiyle yazdığı "Güreşin Kaçınılmaz Sonu" başlığı altındaki bölüme geldi. O günleri ben de yaşadım. Hıncal Uluç doğru söylüyor. Eşref Şefik adındaki harika beyin, Hıncal Uluç ve bana, topyekun bizim kuşağımıza güreş sporunu sevdiren adamdı. İstanbul Güreş İhtisas Kulübü'nde 70 kilo sıkletinde bir sporcu iken tanıdığım Güreş Federasyonu Başkanı Osman Şansal, ne zaman beni görse "Güreşimizin seyircisini yitirmesinde Eşref Şefik gibi bir değerin günümüzde yaşamamasının önemli payı var" derdi. Doğrudur. Uluç'un babası sobanın içine iki kürek taş kömürü daha atar, anacığı çizdiği kestaneleri üstüne dizermiş. Bu satırları okuduğumda çocukluğum aklıma geldi. Elektrik kesilmesin diye dua ederek tüm aile kulaklarını Aga marka radyoya dikermiş. Bizde de böyleydi. Kurtdereli Mehmet "Pehlivanı ana doğurur" demiştir. Güreşi böyle yanıp yakılırcasına sevmemde anamın, babamın, çevremin ve elbette Eşref Şefik'in payları var. Benim anam evde ne kadar terlik varsa ters çevirir, sonra da "Türkiyemizi temsil eden güreşçilerin karşılarına çıkanların sırtı işte böyle yere gelsin" derdi. Dediği gibi de olurdu. 1946 Stockholm Avrupa Şampiyonası, 1948 Londra Olimpiyadları, 1949 İstanbul Avrupa Şampiyonası ve daha sonrasında kimi evlerde işte sobalara iki kürek daha taş kömür atılır, kestaneler çizildikten sonra üstüne dizilir, kimi konutlarda da, bizde olduğu gibi terlikler ters çevrilirdi. Hıncal Uluç'un "Güreşin kaçınılmaz sonu" başlıklı yazısı bir gerçeğin ifadesidir. Bu gerçeği aylardan beri Güreş Federasyonu Başkanı Osman Şansal da bana söylüyordu. Güreşle ilgili konuşmalar yapan arkadaşlarımı asla kınamıyorum. Böyle bir davranış bana yakışmaz, onların hızlarını kesmek istemem. Ne var ki, Eşref Şefik başka bir adamdı. Neden hiç kimse O'nu geçemedi? 1964 Kırkpınarında Eşref Şefik, Ref'i Cevat Ulunay, Gazanfer Bilge ve şu mertlik sporunu pek seven, her zaman da "Güreş kültürümüzün bir parçasıdır. Onu yaşatmak gerekir, kültürlerine sahip çıkamayan milletler yaşayamaz" diyen babamla birlikteydik. Güreşi FILA öldürdü. Moskova'da Milan Ercegan başkanlıktan çekilecek, İsviçreli Martinetti, dizginleri ele alacak. Bir de şu var: İlk Olimpiyatlarda (1896) güreş, tek sıkletti. Sonradan 20 sıklet oldu (Serbest-Grekoromen), ardından çeşitli evreler geçirdi, bugün Grekoda (7), serbestte (7), ayrıca bayanlarda da (4) Olimpiyad madalyası var. (18) ayrı madalya eder ki, atletizm ve yüzmeden sonra en çok madalya güreş dalında dağıtılıyor. 2004 Atina Olimpiyatları'nda "Yağlı Güreş" de gösteri sporları arasında yer alacak. Kim ne diyebilir ki 2008 Pekin Olimpiyatları'nda yağlı güreş olmayacak. Haa, belki greko olmayabilir. 40 yıldır bu konu tartışılıyor. O zaman atletizmden de çeşitli dalları çıkartmaları gerekiyor. Her ne hal ise, Güreş Federasyonu Başkanı Osman Şansal'ın ısrarla ifade ettiği "Bir Eşref Şefik'imiz yok, bu yüzden atasporumuz izleyicisini yitirdi" şeklindeki görüşüyle Hıncal Uluç'un görüşü birleşiyor. Haklılar ve bugün kısmet olur da Moskova'ya hareket ederken, vakti zamanında "Hem şefeat, hem seyahat" demiş olduğum için şükredecek ve "Bir Eşref Şefik'imiz niye yok" diye derin derin düşüneceğim. Gerisi dönüşe kalmış...

EŞREF ŞEFİK

Abdi Özkutlu ile İtalyan Bandinelli'nin karşılaşmalarını anlatırken, "Abdinelli'nin sağı Bandinelli'nin solu" diye avaz-avaz bağıran rahmetli Eşref Şefik, bu dil sürcmesi dolayısıyla bile adını dilden dile dolaştırdı. O, bir başka adamdı. 1974 yılında bir apartman katını satıp, aldığı parayı direksiyonun üstündeki cam kenarına koyan Orhan Ayhan'la Taksim'e vardığımızda Kültür Merkezi önünde Eşref Ağabeyi görüp bağırdım. Orhan, ara basını stop etmeden atladı, Sıraselviler'den kayıp gidiyordum ki, frene bastım. O zamanlar Marmara Adası'nda tek başına yaşayan Eşref Ağabeyin elini öpüp yeniden arabasına dönen Orhan Ayhan'a "Beni düşünmedin, sattığın apartman katının parasını da mı düşünmedin? Ya kaybolsaydı, ya araba bir yerlere vursaydı" dediğimde bana şu cevabı vermişti: "Sen Milli Haltercisin, sana birşey olmaz. Para mı, onun da gözü kör olmasın. Parayı her zaman kazanırım amma Eşref Şefik Ağabeyi her zaman göremem." Dediği gibi de oldu. Bir süre sonra Eşref Ağabeyi kaybettik.


18 Eylül 2002
Çarşamba
 
ALİ GÜMÜŞ


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED