|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir gulguledir sürüp gider...
Akordiyon sesi dalga dalga dağılıyordu çöken akşam vakti, Bayezıd Meydanı'nın kuytularına ağrılı, sızılı nağmeler olarak siniyordu. Kadın, başına attığı şal ve uzun mu uzun eteği ve üzerinde dizlerini geçen üstlüğü ile ötelere bakarak çalıyordu akordiyonu. Uzun eteğinin altında yıpranmış çizmeleri görünüyordu. Önünde bir plastik sandalye üzerine bıraktığı ince mukavvadan bir kutu ve hemen o kutunun yanında başlıklı ve sıkısıkıya giydirilmiş taş çatlasa 3 yaşını geçmeyen bir oğlancık. Neş'eli gülücüklerle annesine birşeyler anlatıyor durmadan. Kadın yüzünde acısını kabullenmiş bir asaletle çalmasına devam ediyor. Üniversite öğrencileri geçiyor yanından gülüşerek, işten çıkanlar, koşuşturanlar... Hiç oralı olmuyorlar... Kutuya hiç kimse para bırakmıyor. Üşümüş olmalılar bu havada... Kadın bir süre sonra bırakıyor akordiyon çalmayı... Çocuk birşeyler soruyor annesine, kadın başını sallamakla yetiniyor... Tatsız, buruk bir ifade var kadının yüzünde... Çocuk sevinçle para toplamak için koydukları kutuyu alıyor eline, onunla oynamaya başlıyor, yüzü ne aydınlık, ne mutlu!.. Kadın akordiyonu kapamaya uğraşıyor, yerdeki plastik sandalyeyi kütüphane duvarının kenarındaki kulübenin aralığına bırakıyor gelişgüzel. Çocuk kutuyla ne kadar mutlu... Kadın dönüp çocuğun elinden kutuyu alıp sandalyenın yanına atıveriyor. Çocuğun büyümüş gözlerle kendine ve atılan kutuya baktığının farkında değil... Çocuk kutuyu almak istiyor. Annesi paylıyor, çocuk bir cam gibi kırılıyor ve başı önünde öyle üzgün öyle mahzun yürüyor annesinin adımları peşisıra. Kadın elinden tutuyor küçüğün ve caddeye doğru yürümeye başlıyor... Çocuğun yüzü kararıp yere bakıyor, ağlamaklı, dudakları titriyor, başını kaldırıp annesine, sonra geriye dönüp kutunun olduğu tarafa bakıyor... Bir çocuk kalbi kadar büyük acısıyla, küskün, küçük adımlarını annesine uydurmaya çalışıyor... Acılar içinde yürüyor hayata doğru ve gözden yitiyor... Kuş yemcileri kurnazdır... Kimin yem atacağını ya da kime yem attırılacağını bilirler... Nişanlıları, yüfke yürekli insancıkları, bir iki ısrarla gevşeyecek ve yem atacakları gözlerinden tanırlar ve ısrar ederler... Silahları da hazırdır "Allah rızası için ağabey!". Bu söz karşısında ancak bir avuç kadar olan kuş yemi kutusunu tutuşturuverirler yakaladıklarının ellerine ve karşılığında 25 kuruş rica ederler. Kutuyu alan güvercinlere doğru atınca kuşlar pırpırlanıp atılan yemin etrafında tekrar toplanıverirler. Kuş yemcileri hiç umulmayan bir anda bir çirkeflik de yapabilir. Dökülen o kadar dile rağmen kuş yemi atmayan insanların ne cimriliği kalır ne vicdansızlığı. İnsanın arkasından söylenirler de söylenirler. Bazı zaman da bu çirkefliği kendi aralarında yaparlar. Bu yem atan birisinin kendi müşterisi olduğunu iddia etmeyle, dolayısıyla kuş yeminin parasının da kendisinin olması gerektiği sözleriyle başlar ve saçsaça başbaşa kavgalara kadar gidebilir. Kalabalık, su ve şerbet satıcılarının bağırışları arasında durup bu kavgayı seyreder. Neden sonra birileri araya girer de kavga diner. Kavga dinince de megafondan bir ses yükselir. -Mide ağrısına, kıl kurtlarına, yılancığa, siyatiğe ve daha başka bin türlü derde deva ilacımız gelmiştir. Şimdi bu gördüğünüz mamül..." Bu ses bir arabanın çevresinde toplanmış bir öbek insanın bulunduğu taraftan gelmektedir. Üniversiteye çıkan merdivenlere yakın bir yerde bir araba durmaktadır. Arabanın üstüne bir kavanoz içinde ölü bir yılan koyulmuştur ve etrafına da bir sürü sözkonusu ilâcın kutuları sıralanmıştır. Arabanın ön kaputunda da insanın dikkatini çekecek bir takım ıvır zıvır vardır. Adam uzun uzun bu hastalıkları sayar ve ilâcın nasıl kullanılacağı hakkında izahatlar verir. Arada bir filan sağlık kuruluşundan onaylı diye de bu yaptığının yasak olmadığını belirtir. Alan alır, aldanan aldanır... Bu adamlar çeşit çeşittir, kırmızı renkli toprakların, kimbilir hangi bitki kökünün, bilmem kaç tane derde deva olduğunu ballandıra ballandıra anlatır ve inanın müşterisini de bulur. İşte bu adamların etrafındaki adamlara dikkat etmek gerekir. Çünkü cüzdanlar, çantalar yankesiciler tarafından alınabilir. Meydanın bir başka yerinde bağıra bağıra tırnak makası, tarak, tükenmez kalem ve aynanın hepsine birden ilave olarak bir de not defteri veren işportacıların bağırtısı yükselir. Bir başka arabanın üzerinde paket paket çikolata taklidi şekerlemeler, gofretler gösterişli ambalajlar içinde çok ucuza satılır. Küçük bir tezgah üzerinde nohut büyüklüğündeki bir nesneyi üç yüzükten birisine saklayan ve hangisinde olduğunu bilene koyduğu kadar para vereceğini söyleyen dolandırıcılar gözleri fıldır fıldır av bekler. Etrafında da bu işin yardımcısı olanlar... Sakin, heyecanlı, telâşlı, neş'eli bir sürü üniversite talebesi... Bakırcılar'dan, Sahaflar Çarşısı'ndan gelen eli kolu paket dolu insanlar, hamallar, simitçiler, sucular, ayakkabı boyacıları meydanın gürültüsünü daha da çoğaltır. Bakırcılar'da körükler işler, kalaylar yapılır, çekiçler işler durur. Bir dükkandan, öbür dükkana eli yüzü is içinde çıraklar koşuşur. Ustalar yerlerinden kalkmadan öbür dükkandaki arkadaşlarıyla şakalaşır, mendil ve çorap satan işportacılara "Şurdan bir mendil ver de elimizi yüzümüzü kurulayalım" diyerek takılınır. Geçen lahmacuncuya "Az önce öyle güzel bir kır pidesi yedim hiç sorma!" diye laf atılır, lahmacuncu "Zehir zıkkım olsun" diye karşılık verir, bir neş'e sürüp gider. Derken "Film çekiyorlar, Filiz Akın var.." diye bir ses duyulur ve cümbür cemaat üniversite kapısına koşulur. Sonra sonra bu meydan yeni şeylere şahit olmaya başladı. Birdenbire birbirlerine tekme tokat giren öğrenci kavgaları zuhur etti. Camiîden yükselen ezanlara slogan sesleri karıştı. Şimdi artık öyle eskisi gibi kavga etmez oldu kuş yemcileri yok. Eski su satıcıları yerini yenilerine bıraktı. Bakırcılar'dan artık çekiç sesleri gelmiyor. Bayezıd meydanı yeni seslerle çalkanmaya devam ediyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |