T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Türkiye açısından İran...

Dünya Kupası'na odaklanan dikkatler, Bülent Ecevit'in sağlık durumundaki gelgitlere endekslenmiş Ankara siyaseti, dolar ve faizlerdeki yükseliş, AB doğrultusunda yerine getirilmesi gereken ölüm cezası ve anadilde öğrenim ve basın-yayın hakkına ilişkin yasal düzenlemelerin yapılması konusunda kilitlenmiş siyaset ya da genel siyasetsizlik hali...

Türkiye'nin gündemi bu. Böylesine bir 'karambol' olmasaydı, tek başına gündemin en tepesine yerleşmesi ve kamuoyunda önemli yankılar bulması gereken bir gelişme, bu arada kaynadı gitti. Ancak, taşıdığı anlam, zamana dayanıklı olacak: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in İran ziyareti. Bir başka deyimle, Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin bir 'yeni kalıp'a oturtulması girişimi.

Ne ilginçtir ki, Sezer'in Tahran'a gittiği ve 'protokol perhizi'ni bozup, İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'yi kucaklayıp, iki yanağından öptüğü gün; Avrupa Birliği'nin Lüksemburg toplantısından 'İran'daki reform yanlılarını güçlendirmek için, AB-İran siyasi diyalogunun başlatılması kararı alındığı' açıklandı.

George W.Bush'un 'Birliğin Durumu' konuşmasında İran'ı üç ülkeden oluşturduğu 'şer ekseni' içinde ilan etmesinin üzerinden şunun şurasında yarım yıl ancak geçti. Amerikan ve Avrupa tutumları, böylece İran konusunda da birbirlerinden zıt yönlere yol alırken; Türkiye, büyük komşusuna yönelik olarak Amerika ile değil, AB ile aynı 'dalga boyu'na yerleşiyor.

İsrail yanlısı kimi Amerikan Yahudi çevrelerinin, Türkiye'nin AB hedefine iyi gözle bakmadığı ve al altından 'boşverin AB'yi; Amerika-İsrail-Türkiye ekseni, sizin sorunlarınızı halleder' telkinini yaptığı biliniyor. Türkiye'deki 'AB karşıtları'nın –en azından bir bölümünün- 'Amerika-İsrail ekseni' üzerinde bir Türkiye tasavvuruna sahip oldukları da bir sır değil. Bu bakımdan, İran konusunda takınılacak tavır, Türkiye'nin 'gelecek tasavvurları' ve 'stratejik tercihleri' bakımından bir 'turnusol kağıdı' niteliğinde ve Türkiye, 'Sezer girişimi'yle doğru yönde bir tercihte bulunmuş sayılabilir.

Aslında, Türkiye'de İran hakkında, üstelik yönünü AB'ye çevirmeye çalışan bir ülke açısından, affedilmez bir bilgisizlik ve ilgisizlik var. Çok kez güvenlik birimlerinin manipülasyonuyla medyaya taşınan 'İran-irtica' ya da 'İran-terör bağlantısı' dışında Türkiye'nin İran'a ilişkin sağlıklı bir algılaması yok.

Oysa, İran, gayet heyecanlı, başdöndürücü ve sonuçları itibarıyla tüm uluslararası sistemi ve en başta, hemen dibindeki Türkiye'yi yakından ilgilendiren bir dönemin içinde. Ülkenin tepesinde yerleşmiş olan 'dinci rejim'in –yani 'teokrasi'nin-, bir başka deyimle 'İran derin devleti'nin temelleri sarsılıyor.

Bunun nedenlerinin başında, İran'ın müthiş bir 'kuşak değişimi ve yenilenmesi' geliyor. 18 milyon İranlı 16-30 yaş; 24 milyon ise 16 yaşın altında. Nüfusu Türkiye kadar olan ülkenin 42 milyonluk genç kuşakları, bu mevcut rejimden başkasını tanımıyorlar ve bu mevcut rejimden nefret ediyorlar. Dolayısıyla, İran'ın geleceğinde bu mevcut rejimin ayakta kalması mümkün değil. Şu sıralarda İran'da bulunan Thomas Friedman, canalıcı noktayı yakalamış; New York Times'ta şöyle yazıyor: "İran'ı böylesine ilginç kılan gerçek bir demokrasi olmaması değil, bir gerçek İslami teokrasi de olmaması..."

İran, demokrasi ile İslam'ın uygun bir 'sentezi'nin arayışında; gayet canlı bir ülke. Şu satırları izleyelim:

"Şah'ın laikliği empoze etmesindeki başarısızlığından ve 23 yıllık İslami idareden ders almış ve İran'da hiçbir demokrasinin İslam'a saygın bir yer sağlamadan kökleşemeyeceğini düşünen demokrat reformcuları burada buluyorsunuz.

Ve, İranlıların bir devleti yönetmekten ehil olmayan ve kendilerine ne giyeceklerini ne düşüneceklerini ve ne söyleyeceklerini bildiren din adamları altında yaşadıkları son 23 yılın dersini almış ve İslam'ın, modern çağda bir ulusun hayatının her bölümünü ters yönde tepkiye yol açmadan düzenleyemeyeceğini bilen dini düşünürleri de burada buluyorsunuz. Bugün birçok genç İranlı camilerde uzak duruyor ve din adamlarından öylesine nefret ediyorki, bazı mollalar belirli semtlerde yürürken hakarete ve saldırıya uğramamak için sarıklarını ve cübbelerini çıkartmak zorunda kalıyorlar."

En canalıcı gözlemler ve bilgiler ise Humeyni'nin danışmanlarından olup, şimdi 'reformcular'ın önde gelen kişilerinden sayılan, öğrencilerin (gençlerin) yöneteceği ve onları hedef kitle alan bir gazete projesini başlatan Muhsin Sazgara'ya ait:

"Şah'ı devirip yeni bir devlet, İslami bir devlet kuracağımız vakit, dünyaya yeni bir yol göstereceğimizi düşünmüştük. Ama devrimin zaferinden sonra yaptığımız yeni bir yol değildi. Demokrasi ile İslam'ın izdivacını sağlayamadık. İşte reform hareketine bu durum yol açtı... Ama o da başarısızlığa uğradı, çünkü anayasal gücü yoktu. Anayasa'ya göre, devletin tepesinde her türlü değişikliği önleyecek güçte bir dini otorite bulunuyordu. Dolayısıyla, şimdi dini demokrasiyi değil, altında dine saygın bir yer sağlayacak olan gerçek demokrasiyi zorlamamız gerekiyor."

Kolay iş değil. Nitekim, Friedman, bu noktadan hareketle şöyle yazıyor: "Böyle bir sentezin burada gerçekleşmesi uzun zaman alacak. Şu an için, İslami rejim, petrol parasıyla dost satın alabilerek ve iç düşmanlarını ezecek demir yumruğuyla derinden yerleşmiş durumda. Katı çizgideki din adamları kolay pes etmeyecekler ve ülke dışında düşman edinmelerini umursamıyorlar, çünkü bu tip gerilimler İran toplumunu militarize etmelerine ve içerdeki eleştirileri susturmalarına yardımcı olacak. Ama onlar dahi salt baskıyla devam edemeyeceklerini kavradıkları için, tartışmanın devamına izin veriyorlar..."

Friedman, İranlı reformcular için 'Onlara başarı dileyin. Eğer İranlı düşünürler ve politikacılar; kendisini devlet yönetmekle değil, toplumsal normlara ilham vermekle sınırlayan yeniden tanımlanmış bir İslam'la anayasal demokrasiyi kaynaştırmayı becerebilirlerse, bunun olumlu etkisi, İran devriminin hiç yapamadığı şekilde, Fas'tan Endonezya'ya tüm İslam dünyasında kendisini gösterecek' diye gözlemlerini noktalıyor.

Türkiye ile İran arasında ne kadar fazla ve çarpıcı bir ortak yön bulunduğunun herhalde farkındasınızdır...


20 Haziran 2002
Perşembe
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED