|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hükümet, güvenoyu aldı. Bu konuda herhangi bir kuşku yoktu ama henüz güvenoyu almamış bir hükümet ile almış olanı arasında, 'toplum psikolojisi' ve 'bürokratik işleyiş' bakımından fark vardır. Artık, Türkiye'de çok güçlü bir çoğunluğa dayandığı için bir 'kriz'e girmesi beklenemeyen sağlam bir hükümet bulunuyor. Türkiye, o pek aradığı ve dışarıdaki dostları ve müttefikleri açısından da 'öncelikli' olan 'istikrar'a adımını attı denilebilir mi? Evet ama tümüyle ve yeterli ölçülerde değil. 'Yeterli ölçülerde' olması için, giderek bir 'devlet partisi', bir 'Ankara bürokrasi partisi' olmaya can atan CHP'yi tatmin etmesi gerekmiyor. Hatta, CHP'yi 'tatmin etmeye' çalışmaya kalkarsa, kendinden yitirebilir ve kendisine yönelik 'büyük halk teveccühü'nü de yitirmeye başlayabilir. Çünkü, CHP, liderinin son performansıyla yüzde 19'luk temsil gücünü bile yitirmeye başlayacağı izlenimini veriyor. Herbiri 'hoşgörü' ve 'bilgelik' simgesi olan Şeyh Edebali ile, Yunus Emre ile, Mevlana ile, Hacı Bektaş Veli ile, 'Anadolu aydınlanması' ile şu 'hırçın', '1982 askeri darbe anayasası savunucusu' ve Türkiye'nin AB yolunu tıkayacak biçimde Kıbrıs'ta 'şahin pozu' takınan CHP'nin ne ilgisi olabilir? CHP, bu haliyle adı geçen bilgeleri ağzına aldığı vakit, bunun, partinin kazandığı 'yeni kimlik'ten ziyade 'yeni seçmen elde etmek' amaçlı bir demagojik girişimden gayrı neyle ilgisi bulunabilir? Hani, nerede o iki yıllık 'Anadolu solu'? İki haftada eser kalmadı. Zaten, bu isimlerden ve Anadolu aydınlanması ya da Anadolu solundan söz eden de kalmadı. Ne var ki, Abdullah Gül ya da Ak Parti hükümeti de, böyle bir CHP karşısında ve hem de güvenoyu aldığı günde 'en güçlü dönemi'nde gözükmüyor. Bunu, hükümetin tam da güvenoyu aldığı gün belirtmek, tuhaf görünebilir ama 'dost gerçeği söyler' deyişi esas alınmalı. 'Dostlar'a, şu sırada çevrelerini kuşatan ve ilk fırtınada ortalıktan yok olacağı kesin olan yağcılar kervanından daha fazla kulak verip vermemek, Abdullah Gül ve arkadaşlarının bileceği iş. Bana sorarsanız, Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın, dün Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklama, güvenoyu aldığı gün dahi hükümetin neden güvenli adımlarla geleceğe doğru yürüyüşe geçmediğini ortaya koyuyordu. Powell, Papandreu ile görüşmesini tam tamına şu sözcüklerle açıkladı: "Görüşmemiz, Annan'ın Kıbrıs Planı'na ilişkin bazı gelişmeler ihtimaline binaen Türkiye'nin AB'ye katılımına ilişkin bir tarih veya tarih için tarih verilmesi konusunda önümüzdeki iki hafta sona ermeden ortaya çıkan fırsat üzerinde odaklandı." Buradaki anahtar sözcük 'tarih için tarih'; ki, bu Türkiye'nin 12 Aralık'ta Kopenhag Zirvesi'nde kabul etmeyeceğini ısrarla altını çizerek belirttiği alternatif. Tayyip Erdoğan, bunca ülkeyi bu kadar kısa zaman içinde, Türkiye, Kopenhag'da 'tarih için tarih' alsın diye dolaşmadı. Almanya'da böyle bir eğilim olduğu zaten biliniyor. Ama, bu 'sözcükler' ne oldu da Amerika'nın da diline -hem de Yunanistan'la temas vesilesiyle- girdi? Powell'ın nereye atıf yaptığına bakarsanız, niye girdiğini de anlarsınız. 'Annan Kıbrıs Planı'na ilişkin bazı gelişmeler ihtimali'... Yani, Türkiye'nin bu konuda alacağı tavrın sonucunda, 12 Aralık'ta ya 'müzakere tarihi' alması mümkün olacak veya kendisine 'tarih için tarih' verilecek. Bugüne dek izlenen ve Rauf Denktaş'ın inisyatifine terkedilen çizginin sonucu, ikincisi olacaktır. Dikkat edin, Türkiye'den söz ediyoruz; Rauf Denktaş ya da KKTC'den değil. Eğri oturup doğru konuşalım: Türkiye'siz bir KKTC veya Rauf Denktaş yok. KKTC de, Denktaş da Türkiye'ye bağımlı. Ama iş, Kıbrıs politikasına gelince, Türkiye, KKTC'ye ve Denktaş'a bağımlı kılınıyor. Bu 'denklem' değiştirilmez ve tersine çevrilmezse, Türkiye'nin Kopenhag'da 'müzakere tarihi' kopartması hayaldir. Tayyip Erdoğan'ın Avrupa turları da, sonuç itibarıyla, 'beyhude turlar'a dönüşmüş olacaktır. Abdullah Gül hükümeti de, 'Kopenhag travması'nın ekonomi ve siyasette ortaya çıkaracağı 'yük'le yola koyulacaktır. Güvenoyundan iki hafta sonra. Abdullah Gül'ün gözünü dört açması ve kendi hükümetinin kaderini de etkileyecek gelişmeleri çok geniş bir pencereden görmesi gerekmesine rağmen, dünkü Star gazetesine yaptığı açıklamalar, hayret vericidir. Abdullah Gül'ün de 'Ankara bürokrasisi'nin 'tufasına' geldiği izlenimini veriyor. Ya da 'bürokrat şahinler'in 'öksesi'ne tutulmuşa benziyor. Zira Gül, KKTC topraklarına yerleştirilmesi önerilen 60 bin Rum bulunduğunu, bunun kabul edilemezliğini bildirdikten sonra, şöyle konuşuyor: "Bu çok önemli bir mesele. 60 bin kişinin Kuzey Kıbrıs'ta ikameti çok ciddi bir durum doğurur. Çünkü bunlar sıradan insanlar değil. Kilise eğitiminden geçirilmiş kişiler. Belli bir amaç doğrultusunda yetiştirilmiş insanlar." Kofi Annan Planı'nın hiçbir bölümünde böyle bir hüküm yok. Ayrıca, '60 bin kilise eğitiminden geçmiş tehlikeli kişi' söylemi, AB kapısını vururken, Türkiye'nin 'medeniyetler çatışmasına karşı medeniyetler uzlaşmasını temsil eden bir ülke' olduğu kozunu kullanan Tayyip Erdoğan'ın söylemiyle de çelişiyor. Çağdaş düşünce ve tavırla da çelişiyor. Abdullah Gül'ün ve diğer Ak Parti yetkililerinin -Dışişleri Bakanı dahil- Kofi Annan Kıbrıs Planı'nı dikkatle okuduğundan ya da 'gerektiği gibi anladıkları'ndan şüpheliyiz. 'Çözümsüzlük en iyi çözümdür' politikası 'kıyafet değişikliği' ile aslında devam ettiriliyor. Bunun sonuçları en basit ve kestirmeden şudur: 1. Kıbrıs'ta Rum tarafının tek başına 12 Aralık'ta AB'ye katılması. 2. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde, Kıbrıs Türk halkının önemli bölümü, çok uzun olmayan bir zaman içinde Ada'yı terkedecektir. 'İnsansız bir KKTC'nin tavize konu olmayacak 'kutsal toprakları'nda en sonunda şahinlerle keçiler başbaşa yaşamaya başlarlar. 3. Türkiye'nin AB ufukları, içerdeki iktidarı sıkıntıya sokacak biçimde, kararacaktır. Şu an için 'bir numaralı gündem maddesi', Kıbrıs'ın tek başına Rumlar'la temsil edilerek, AB'ye katılmasının önlenmesidir. Kofi Annan Planı'nın kabulü, işte tam da bu imkanı sağlıyor. Ak Parti, halkçı bir parti ve halktan beslenen bir parti. O yüzden, Kıbrıs Türk halkına baksın; onbinlerce Kıbrıslı Türk, sivil toplum örgütleriyle, önceki gün Lefkoşa'da çözüm isteyen büyük bir miting yaptı. Ak Parti, Türkiye halkının nabzını Kıbrıs konusunda da doğru ölçsün ve Ankara bürokrasisine teslim olmasın. Zira: Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk halkının önündeki büyük tarihi fırsat kaçmak üzere. Şunun şurasında kaçmasına ya da yakalanmasına azami iki haftadan az süre kaldı. Gül hükümeti, güvenoyu aldığı gün, aslında, kavşak noktasına geldi; dayandı...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |