|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Lefkoşe - 'Anlaşma olursa belki çocuğum bana lanet okuyacak ama eğer olmazsa ben onun geleceğini başka bir ülkede aramak zorunda kalacağım...' İşadamı Engin Yeşilada'nın bu sözleri Kıbrıs'ın bugün karşı karşıya bulunduğu paradoksu özetliyor. Kıbrıs her zamankinden daha fazla 'vatanseverlik ile vatan hainliği' arasına sıkışmış bir cenderede kendisine çıkış yolu arıyor. Annan Planı sayesinde her zamankinden daha umutla çözüm istiyor; açıkçası sınırın öteki yakasının, yani Rum Kesimi'nin bir ucundan sıkı sıkı tuttuğu AB üyeliğinin diğer ucunu kavramak istiyor. Çünkü artık 'ada'da denizin bittiği ve hamasetin de öfkenin de çare olmaktan çıktığını aklı başında herkes görüyor. Türkiye'nin 3 Kasım'da yaşadığı değişimin, Tayyip Erdoğan'ın Abdullah Gül'ün estirdiği resmi teze alternatif yeni politikanın rüzgarları; özellikle Annan Planı ve 12 Aralık koordinatları arasında Kıbrıs'ta da heyecan yaratmış blulunuyor. Plan, sıcak bakanlar için son fırsat, statükoyu muhafaza etmek isteyenler için de dünyanın Kıbrıs üzerindeki çözüm baskısı için son varta olarak görülüyor. Statükocular, bu da atlatılırsa kurtulacaklarını zannediyorlar. İşte böylesine kritik bir atmosferde, Ticaret Odası'ndan, Amme Memurları Sendikası'na kadar bütün sivil unsurlar Lefkoşe'de 'Çözüm ve AB mitingi' yaptılar. Kıbrıs ölçeğinde son derece büyük katılımla gerçekleşen mitingin isimden de belli; Kıbrıslı için kalıcı çözüm yıllardır hasretini çektikleri uluslararası toplumun bir parçası olabilmekten yani, AB'ye üyelikten geçiyor. Bunun için de kaderinin bir kez daha Kopenhag Zirvesi yolunda kesiştiği 'büyük ağabey'den yani Ankara'dan biraz tolerans bekliyorlar. Ada'da hissedilir derecede bir fikri zenginlik var. Bu konuda, Ticaret Odası Başkanı Ali Erel ve yardımcısı Hasan İnce'nin, Şua Saracoğlu'nun Kıbrıs sorununa hakimiyetleri, Kıbrıs'ın 'sakıncalı' sendikacıları Ali Seylani, Ahmet Barçın, Kağan Bahçeci ve arkadaşlarının inanılmaz gayretlerinin altını çizmek gerekiyor. Ama, altı asıl çizilmesi gereken, patronlarla işçilerin aynı amaç ve mantık etrafında birleşmiş olmaları. Durum işte bu kadar ciddi!.. Konuya ilgi sadece belirli kesimle sınırlı da değil. 7'den 70'e herkes Erdoğan'ın Derviş Eroğlu'na sert çıkması ya da Milli Güvenlik Kurulu'ndan Kıbrıs konusunda nasıl bir karar çıkacağı gibi ayırıntılara kadar, büyük bir maçın sonucu gibi süreci merakla izliyor. Bu heyecanı yaşayan Kıbrıs'ın iki yüzü var, birbirinden uzak iki farklı Kıbrıs var. Biri, hepimizin bir kahramanlık destanı olarak yıllardır gururla bayraklaştırdığımız 'yavru vatan' ideali, diğeri de o destanın gölgesinde bu güzel ülkenin bir korsan adasına çevrilmiş olduğu gerçeğidir. Kıbrıs yıllardır, kerameti kendinden menkul klasik güvenlik doktrininin şemsiyesi altında, batık bankaları, kötü ekonomi yönetimi, olmayan sanayisi ve Rum Kesimi'nden 6-7 kat daha az milli geliriyle gerçekten dramatik bir tablonun adı haline gelmiş bulunuyor. Bu yüzdendir ki, 'ada'da artık Pandoranın Kutusu açılmış ve yıllardır biriken hesaplar masaya sürülmüş bulunuyor. Yani Kıbrıs, geleceğini planlarken geçmişini de yargılıyor. Ama vakit çok az... Ve dahası, anlaşılan o ki çözüm de Annan Planı'nın sunduğu haritalarla da olamayacak. Çünkü, en şiddetli müzakere yanlılarından, en büyük müzakere düşmanlarına kadar herkes 'bu toprak paylaşımı kabul edilemez' noktasında birleşiyor. Meclis'te yaptığı konuşmadan hemen sonra bir araya geldiğim Başbakan Derviş Eroğlu da biraz keyifle bunu söylüyor: 'Az önce muhalefete dönüp, siz imzalarsanız ben de bu planın altına imza atacağım dedim, cevap veremediler...' Ama işler Eroğlu'nun bu yaklaşımında ortaya koyduğu olduğu kadar keskin değil. Muhalefet, hatta halk başta Denktaş olmak üzere Eroğlu ve hükümetin müzakere konusunda samimiyetinden son derece kuşku duyuyor. Neden?.. Çünkü, 'Ada'da eski statükonun devam etmesi en çok onların işine geliyor' Şurası bir gerçek ki, Kıbrıs'ta yeni birşey olsa da olmasa da, hiçbir şeyin eskisi gibi kalabilmesi mümkün değil. Bu güzel adada geleceğini Avustralya, İngitere gibi ülkelerin konsosloslukların kapısında arayan binlerce kişi var. Daha acısı, her sabah Pile sınır kapısından tam 7 bin Türk Rum Kesimi'ne çalışmaya gidiyor, akşam aynı kapıdan evlerine dönüyor. 5 bin Türk, 1963 öncesi statüden yararlanarak Rumlar'dan emekli maaşı alıyor. Türk tarafı da bu 'kanunsuz' ama başka çare olmadığı için önlenemez durumu seyrediyor. Başka çare yok çünkü, bu günübirlik gurbet seferi ve emeklilik çeklerinden gelen yıllık 60 milyon doların KKTC ekonomisi için vazgeçilemez bir kaynak olduğunu herkes biliyor. 12 Aralık'a kadar geri sayılacak. İnşallah bu tarihten sonra da sayılmaya devam etmez..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |