|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kurban Bayramı geçtikten sonra kurban yazısı yazmanın pek anlamlı olmadığı düşünülebilir. Ancak bayram sonrası Avrupa Birliği'nin yayınladığı kurban raporu, hayvan hakları bağlamında Türkiye'deki Müslümanlar'ın ait olduğu medeniyet ve inanç çerçevesi ile Avrupa Birliği kriterlerinin bıçak sırtı ilişkisini ortaya koyuyor. Bu raporda ortaya çıkan sonuç, iki farklı medeniyet birikiminin geliştirdiği kavram ve değerlerin evrensel ilkeler adına birinin diğeri adına fedakarlık yapmasıdır. İki farklı dînî anlayıştan kaynaklanan değerler sisteminin tezahüründen ibaret yaşanılan zıtlaşma. Tartışmanın temelinde, iki farklı din ve inançla ilişkili değer ve davranış biçiminden birinin (burada söz konusu olan Müslümanlar ve kurban ibadeti, adeti değil) evrensel olduğu söylenen ve aslında temelde tümüyle farklı bir dînî ve kültürel tecrübenin sonucu olan Batı'nın getirdiği standartların uzlaşmazlığı söz konusu. Toplumsal değişim malzemesi olmayan bir dînî referans sistemi ve bunun şekillendirdiği algı ve kavramsal çerçevenin derinliği ile karşı karşıyayız. Avrupa Birliği, Kurban Bayramı süresince yaptığı gözlemleri rapor ederek Türk halkı hakkında iyi not vermemiş. Devlet bu konuda üzerine düşen denetimi yeterince yerine getirmediği için yine sınıfta kalmış. Türk halkı kurban gibi dînî ibadeti AB normuna uydurma konusunda kırık not almış olsa da Türk medyası bu konuda oynadığı "uyarıcı" rolünden dolayı sınıf geçmiş. AB'den iyi not alan Türk medyasının modernliğin ilk dönemlerine ait ilkel pozitivizmin tüm aşırılıklarıyla birlikte reaksiyoner, parçalayıcı, kışkırtıcı özelliklerini üzerinde taşıyan, A. Touraine'nun deyimiyle "aydınlanmacı papazlar"da bile rastlanmadık ölçüde tepkisel ve redci tutum sergilemelerini sadece AB aşkı ile izah etmek mümkün değil. AB standartlarında hayvan kesimi, hijyenik ortamın oluşması gibi teknik sorunları aşan ilkel bir tavır sergilemeleri bu toplumla ilişkilerindeki hastalıklı durumu ortaya koyuyor. Bizzat kurban ibadetini hedef almaları bir topluma ait varoluşsal aidiyetlerin ve kültürel kodların toplumsal hafızalardan silinmesi gibi parçalayıcı sonuçlara hizmet edeceğin görmemeleri mümkün değil. Sorun kurbanın nasıl kesilmesi gerektiği değil niçin kesilme/mesi gerektiğine ilişkin kışkırtıcılık yapılmasında yatıyor. Dünyanın hiçbir yerinde kendi toplumuna karşı dürüst olmayan böylesi bir aydın tipine rastlanmaz. Burada asıl konuşulması gereken husus kurban ve hayvan hakları bağlamında farklı iki değer sisteminin birbiriyle olan ilişkisidir. Avrupa Birliği'ne girerek dini özgürlüklerin daha rahatlayacağı beklentisini taşıyan dînî kaygı sahiplerinin bu iki sembolik tartışmayı iyi takip etmeleri gerekir. AB standartları hayvan hakları tanımına göre kurban ibadetini ve kurbanı kesiş biçimini kriterlerine uygun bulmamaktadır. Bu kriterlerin, Avrupa kültürünün en önemli unsuru olan Hristiyanlık dahil pekçok tarihî, felsefî ve sosyal etkinin sonucunda ortaya çıktığı muhakkak. Bu tecrübenin tümüyle bizim gibi Müslüman toplumlardan farklı olduğunu söylemeye bile gerek yok. Oysa Müslüman zihninde hayvan hakkının tanımı da kurban ve ibadet ilişkisi de tümüyle farklı referans çerçevesinden kaynaklanıyor. Sözkonusu olan dînî bir ibadettir. Kurban da tanımı gereği, tümüyle akıl ve sosyal boyuta indirgenemeyecek bir ibadettir. Kurban kesme ibadetini, sosyal boyutu olsa da ondan daha önemli olarak inanan kişinin varoluşsal konumuyla ilişkilendirmeden açıklanması mümkün değildir. İşte bu noktada iki farklı referans çerçevesi birbirinden tümüyle ayrılıyor. AB standardını geliştirilen hayvan hakları tasavvuru ile insanın kozmik duruşunu, yaratıcısı ile ilişkisini anlamlandıran kurban ibadeti arasında uzlaşmaz bir ayrım sözkonusu. Hayvanların eziyet edilmemesi için boğazlanmasını yasaklayan bir kültürle, 'kurban etme'yi/kesmeyi, hikmetini bizzat tecrübe etmeyi gerekli kılan inanç arasında tümüyle farklı iki algı dünyası ile karşı karşıyayız. AB'nin evrensel olduğunu ileri sürdüğü standartlarına göre bizi sorgulamasını yadırgamıyorum. Düşündürücü olan ilkel pozitivizmin temsilcisi aydınların kendi toplumlarının inancının gereği bir ibadete savaş açmalarıdır. Daha da ilginç olanı, hiçbir medeniyet çözümlemesine girişmeden AB'ye girerek jakoben uygulamalardan sıyıracağını uman inanç sahiplerinin çelişik durumu. Son tahlilde AB farklı bir medeniyete ait değer sisteminin, düşüncenin inşa ettiği bir siyasal oluşum. Değer sistemi tümüyle farklı bir dünya görüşünün müntesiplerinin bu farklılığı yok sayabildiklerini nasıl açıklamak gerekir. Yoksa Avrupa Birliği'nin ibadetin hikmetini kavrayıp kriterlerini değiştirebileceği gibi mümin ümidiyle beslenen bir iyimserlik içindeler mi? AB'ye taraftar olma gerekçesi ibadetlerin daha iyi yaşamak olduğu düşünülürse böylesi iyimserlik içinde olduklarını düşünmemiz gerekir. Yoksa dinin kurallarını değiştirmeyi, dini protestanlaştırmayı amaçlayan "medya papazları"nın davetine icabet ettikleri gibi bir bühtan sözkonusu olurdu. Düşündürücü olan husus, AB gibi hayatın tüm alanlarını ilgilendiren bir yapıya katılım/değişim konusunda karşı ya da taraftar olurken bu düzeyde bile bir tartışmanın yapılmamış olmasıdır. Tuhaf değil mi sizce?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |