|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
New York, bildiğimiz New York. Cumartesi geceleri, 'dünya şehri'nin o bildik zaptedilmez enerjisi, aniden bastıran sağanak yağmura rağmen, yine sokaklarda. Tek eksik, İkiz Kuleler. Şehrin ışık cümbüşü, İkiz Kuleler'in bir zamanlar bu şehirde bulunduğunu bilmeyenlere, bir zamanlar varolduklarını anlatmadıkları gibi, bilenlere de sanki hatırlatmıyorlar... 11 Eylül'ün travması, New York'ta iki ay sürmüş. İki ayın ardından, New York, New York'a geri dönmüş. Anlaşılan, 11 Eylül travması, Amerikan siyaset beyinlerini katılaştırarak, Washington'da hükmünü icra ediyor. Bu gözlemimi doğruluyorlar, dinleyenler; 'Zaten, Washington, New York'un hiç umurunda değil' diyorlar. Ama Washington, dünyanın umurunda. Bir nebze, İstanbul-Ankara iletişimsizliğini, fakat Ankara'nın tüm Türkiye'nin umurunda olduğunu andırır bir durum... Washington'un taşkafalılığı, en ziyadesiyle Türkiye'nin yanıbaşında kanla ödeniyor. Pazar sabahına, yine Filistin-İsrail eksenindeki kanlı gelişmelerle uyandık. Son günlerin tırmanışı öyle ki, ya işler tümüyle ve bütün bir uluslar arası sistemi allak bullak edecek biçimde çığrından çıkmakta veya gerçekten 'barış müzakereleri'nin eşiğinde bulunduğumuz için, 'şiddet sarmalı' bu gibi durumlarda hep olduğu gibi tırmanıyor. Bir gün içinde hem Ramallah-Nablus arasındaki 10 İsrailli yerleşimcinin öldürülmesi, hem Kudüs'te bir Filistin intihar saldırısında 10 İsrailllinin ölmesi ve 57'sinin yaralanması pek görülmüş çapta bir tırmanma değil. Ayrıca, Gazze'de de İsrail askeri hedeflerine saldırılıyor. İsrail F-16'ları da Ramallah'ı, Yasir Arafat'ın yaşadığı mekanları bombalıyorlar. Ama bu işin evveliyatı var. Suudi Barış Planı'nın ortaya atıldığı ve umutların yeşerdiği bir sırada, İsrail kuvvetleri, Nablus yakınlarındaki Balata mülteci kampını ve Cenin şehrindeki bir başka Filistin mülteci kampını kuşattılar; helikopterler ve piyade birlikleriyle bugüne kadar görülmemiş geniş çapta bir saldırı başlattılar. Bir hafta içinde, aralarında çocukların bulunduğu 55 Filistinli, Cenin kampında 17 Filistinli öldürüldü. 28 Eylül 2000'de 'El-Aksa İntifadası'nın başladığı tarihten bu yana –şu satırların yazıldığı ana kadar– 1008 Filistinli, 304 İsrailli hayatını kaybetti. Nüfus oranları düşünülürse, rekor rakamlar bunlar. İsrail'in bugüne kadar kaybetmediği ve kaybetmeyi düşünemediği bir sayı. 'Güvenlik sağlamak' üzere seçilen Ariel Sharon'un, izlediği politikaların sonucunda, İsrail halkına sunduğu rekor ölü sayısı. İsrail, bugün, tarihinin 'en güvenliksiz' döneminde... Sharon'u arkalayan ve Filistin-İsrail ekseninde politika üretemeyen ya da 'adil görüntüsünü yitiren' Washington'un bu manzarada ağır sorumluluğu söz konusu. Nitekim, 'Kudüs için Amerikan Müslümanları' imzalı bildirideki şu satırlara dikkat: "Kamplara silah sesleriyle girdiler. Apache helikopterlerinden füzeler ateşlendi. Birkaç saat zarfında bir düzine Filistinli öldürdüler ve yüzden fazlasını yaraladılar. Mültecilerin mütevazi evlerini yıktılar, evlerin yan cephelerini havaya uçurdular ki, askerler kalabalık kampta serbestçe hareket edebilsinler. Sonra durdular. Teneffüs, bir geçici ateşkes ilan ettiler ki, İsrail kuvvetleri kamptaki insan avı ve tahribat çılgınlığına devam ederken, mülteciler kampı terkedebilsin ve görünürde güvenlikli olsunlar. Ama Balata ve Cenin mülteci kampları ahalisi saldırganlarını şaşırttılar. Gitmediler. Kaldılar. Filistin tarihinin yankısını işittiler ve bu onların ölümü anlamına gelse de, topraklarından bir kez daha sürülmeyi reddettiler. Balata ve Cenin'de dünden beri en az 17 Filistinli öldürüldü. Son hafta içinde 55 Filistinli... Ve, dünya seyretmeye devam ediyor. 1948b 1967, 1982 ve aradaki her yılda yaptığı gibi. Kongre'deki aşırıların sesleri Filistin şiddetinin rantından yararlanmaya bakıyor ve Başkan Bush'u Filistinli 'teröristler'le ilişkiyi kesmeye çağırıyor. Dışişleri Bakanlığı, 'İsrail hükümeti ile temasta olduğunu ve sivil halkın zarar görmemesi için azami itidalin gösterilmesi çağrısında bulunduğunu' bildirdi. Sivil halka zarar vermenin, İsrail'in radikal rejiminin tam da yapmak istediği ve yapmakta olduğu şey olduğunu anlamamış gözüküyorlar. Ve silahlar ve para –bizim paramız– akmaya devam ediyor. Suudi barış planı Washington'da bir miktar kuşku ile karşılandı. Sadece sonuç üzerinde odaklandığı, oraya ulaşmak için bir yol haritası sunmadığı için eleştirildi. Bu hafta kuşatılan Balata ve Cenin kamplarındaki Filistinliler, geleceğin barış yapıcılarına bir mesaj gönderdiler: Anlam taşıyan tek şey sonuçtur. Tarih tekerrür etmeyecektir. Filistinliler, kendilerine kalan Filistin'in parçalarını boşaltmayacaklardır..." İsrail can kayıplarından sonra ise, Amerikan Dışişleri Sözcüsü Richard Boucher, "ABD, bu terörist saldırıyı şiddetle kınıyor. Masumların öldüğü şiddet eylemleri haklı çıkarılamaz ve Filistin halkının daha iyi bir gelecek yolundaki çıkar ve isteklerini zedeler." dedi. Washington, 'masum hayatları' arasında ayrım yaptığı ve 'Washington lugatı'nda, 'Filistinli' sözcüğü 'terörist' ile; 'İsrailli' sözcüğü ise 'masum'la 'eş anlamlı' kullandığı sürece, 'Ortadoğu çıkmazı'ndan 'çıkış yok' demektir. Ve bu, ister istemez, gelip 'İsrail'in bölgedeki yegane müttefiki' Türkiye'nin de boynuna bir 'tarih sorumluluğu' olarak dolanır... NOT: Emin Çölaşan, önceki günkü yazısına benim kendisine ilişkin 'Emin Çölaşan bana, kendisine mekan seçtiği foseptik çukurunda görüşme çağrısı yapıyor. Çağrısına şimdi de, bundan sonra da uymayacağım' satırlarımı almış. Tam öyle değildi, Doğrusu: 'Tam da bu özelliklerinden ötürü çağrısına şimdi de, bundan sonra da uymayacağımı sayın okurlar farkediyorlardır. Davul dengi dengine misali...' idi. Atlamış. Ama ardından şöyle devam etmiş: "Kendisine ne 'içinde bulunduğum foseptik çukurundan', ne de başka bir yerden görüşme çağrısı yaptım. Geçmişi ve marifetleri ortaya çıkınca, yazdıklarıma yanıt veremeyince, okurlarına yine yalan söylüyor. Kendini kurtarmak için onları kandırıyor." Okuduğunu anlamaktan aciz galiba. Yazdıklarına yanıt verdim. Karen Fogg'la yazışmış olduğumu ve bundan sonra da yazışmaya devam edeceğimi söyledim. Son bir hafta içinde hemen her yazımda, Türkiye'nin AB üyeliğinden yana olduğumu, bunlar için yapılması gerekenleri sıraladım. Beni sevindiren, durumunun idrakinde olması oldu. Baksanıza, 'içinde bulunduğum foseptik çukurundan' diye yazmış. Ama o bulunduğu yerden bana görüşme çağrısı yapmadığında ısrarlı. Bu yüzden, beni 'yalan söylemek'le suçluyor. Ben, yanlış anlamışım demek ki. Düzeltir, okurlardan özür dilerim. Şöyle: 'Emin Çölaşan, içinde bulunduğunu kabul ettiği foseptik çukurundan benimle görüşme çağrısı yapmamış.' Bununla birlikte, sonuç bakımından farketmiyor. 'Emin Çölaşan'ın içinde bulunduğu foseptik çukurunda' görüşmeyeceğiz. Yeri gelmişken, bir okurun bana gönderdiği ve Emin Çölaşan'a cevap vermememi isteyen bir elektronik postasını da cevaplayayım: "İngilizcede bir deyiş vardır. Don't wrestle with a pig in mud. He loves it and enjoys it fully. You just end up making your clothes dirty. Üstelik mevcut durumda söz konusu olan çamur değil foseptik çukuru." diyor. İngilizce deyişin Türkçesi şu: 'Çamurun içindeki bir domuzla güreşmeyin. Bu, onu pek sever ve müthiş zevk alır. Siz sadece elbiselerinizi kirletmiş olursunuz.' Tabii, değerli okurumun yazdığı gibi bu İngilizce deyiş bu durumda geçerli değil çünkü onun da belirttiği ve Emin Çölaşan'ın kabul ettiği gibi, söz konusu olan çamur havuzu değil foseptik çukuru. Foseptik çukurlu bir İngilizce deyiş yok. Zaten, Emin Çölaşan, benimle kendisinin bulunduğunu kabul ettiği o mekanda bir görüşme çağrısı yapmamış olduğunu beyan ettiğine ve ben de yukarıda gereken düzeltmeyi yaptığıma göre, bir sorun da kalmıyor. Yine de kafamı kurcalayan bir soru var: Niçin bu zeka düzeyinde olanları kullanıyorlar? Bu, acaba benimle buluşmayı istemediği 'görüşme yeri'ne mi ilişkin? Yani, 'Hacı, hacıyı Mekke'de, derviş dervişi tekkede, vs. bulur' misali mi?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |