|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kendinizi soyutlayıp, topluma bir laboratuvardaki gibi mikroskopla bakabilirseniz, birbiri ile ilgisiz sanılan sayısız güncel olayın arasındaki bağlantıları da görürsünüz.. Örneğin şu "Avrupa Birliği", "Ulusal Çıkarlar", "Vatana İhanet"ve "Türkiye'ye Sadakat" gibi kavramlar, çok sert boyutlarda tartışılıyor bugünlerde.. İsterseniz bu kavramları irdelemeye, sondan, yani "sadakat"tan, "ülkeye bağlılık"tan başlayalım.. Müteveffa İngiliz devlet adamı Winston Churchill'in 1930'da "Saturday Evening Post"ta yazdığı bir makaleyi, geçen şubat ayında İrlanda'da (Dublin) bir konuşma yapan AB Dış İlişkiler Komiseri Chris Patten hatırlattı.. Churchill, 1930 Şubat'ında şöyle yazmış özetle: -İnsanlığın gelişmesinde önce "kabileye sadakat" vardı.. Bunu, "ulusa sadakat" aştı.. Şimdi "ulusa sadakat", "kıtaya sadakat"ı engelliyor.. Sonunda her insan, çeşiti sadakatların aynı anda uzlaşacağı, daha büyük bir senteze varacaktır.. Chris Patten bu konuşmayı, Avrupa Birliği içinde eriyen "ulusal egemenlik"leri anlatmak için kullanmıştı konuşmasında.. Ona göre, Avrupa Birliği denilen ortak iradenin sanal havuzuna, her üye ülke, ulusal çıkarlarının ve egemenliklerinin bir bölümünü atıyor.. Böylece Avrupa Birliği'nin karar mekanizmaları oluşuyor.. Örneğin Avrupa para birimi Euro için, ulusal merkez bankaları, bir bölüm yetkilerini, Avrupa Merkez Bankası'na terketmiyorlar mı? İlgi çekici bir süreç değil mi? Neticede "ulus" olmak, birbirinden farklı niteliklere, çıkarlara sahip "kabile"lerin veya başka toplumsal örgütlenmelerin, çıkarlarını, öfkelerini, hatta nefretlerini terkedip "ortak havuz"a, bir arada yaşama iradelirini atmalarıdır. Eğer siz bu süreçte, "milliyetçiliği" abartıp şovenliğe, ırkçılığa, yobazlıklara yönlendirirseniz, "kabilecilik" hemen yeniden canlanır.. "Türkiye mozayiği" diyerek övündüğünüz renkli zenginlik, birleştiren öğelerin eridiği bir "nefretler karmaşası"na döner.. Önceki gün Esenler'i sokak savaşlarına iten kavganın özünde, gazete haberlerine göre "Romanlar ile Siirtliler"in karşı karşıya gelmesi varmış mesela.. Saçma değil mi? "Romanlar" ile "Siirtliler" arasında, hangi tarihten veya coğrafyadan kaynaklanan bir gerginlik olabilir ki.. Biliyoruz ki "Roman"lar, bilinen isimleriyle "Çingeneler", çok uzak tarihlerden ve coğrafyalardan Türkiye'ye yüzblerce yıl önce gelip yerleşmiş bir etnik grup.. Bizans tarihlerinde, Çingeneler'in 1. Konstantin (1042-1055) tarafından İstanbul'a getirildiği ve onlara "Athinagoi" denildiği yazılı.. Bizim Evliya Çelebi de, Çingeneler'in İstanbul'a Fatih Sultan Mehmet tarafından Gümülcine'den ve Muğla'dan (Menteşe) getirildiğini yazıyor.. "Roman", Çingene dilinde "Erkek", "Koca" anlamına geliyor. Çingene olmayanlar için de, "Gaci", "Gaco" kelimesi varmış bu dilde mecazi olarak kullanılan.. Yani Romanlar, "ötekiler" için "Gaci" diyormuş.. Esenler'de ne oldu da, Siirtli mahalle arkadaşları, Romanlar için "ötekiler" veya "Gaci" oldu acaba? Ya da tersi.. Siirtliler Romanlar'ı bir anda neden "ötekiler" olarak gördüler.. Birden, iki kesim için ırka veya hemşehrililiğe sadakat, insanlığa, millete, ulusal birliğe sadakatın üzerine çıktı?.. Birbirlerini sokaklarda boğazlayacak noktaya geldiler.. Demek istediğimiz şu.. Daha büyük, daha evrensel, daha ileri ve çağdaş birleştiricilikleri ve bunlara sadakati arayanları, ulusal çıkar veya milliyetçilik adına, "hain", "işbirlikçi" falan diye suçlamaktan kaçınmalıyız.. Aksi halde "Bilgi Çağı"nda, Orta Çağ'ı, Din ve Irk Savaşları'nı, engizisyonları falan yaşayabiliriz.. Bunu yaşayan coğrafyalar var.
ŞAKA
Boş bırakmayacaksın!..
Kemal Tahir anlatmıştı.. Balkan Savaşı'nda (1912), Bulgarlar'ın zaptettiği bir Türk köyündeki köylüye sormuşlar, -Nasıl oldu da Bulgarlar alabildi bu köyü? Köylü kızarmış, cevap vermiş.. -Ben o gün şehre, pazara gitmiştim.. O sırada oldu bu iş, demiş.. Şimdi de, bazıları bayram tatiline takılıp Türkiye'yi boş bırakınca, bilseniz neler oluyor.. Hatta, "28 Şubat"ı eleştirenler bile çıkabiliyor ortalara..
ERTUĞRUL ÖZKÖK
Ah be.. Tam zamanında döndü..
Hürriyet'in yöneticisi Ertuğrul Özkök, Amerika gezisinden dönünce bir bakmış ki, kendisi Türkiye'de yokken, burada "sözde demokratlar, anti-28 Şubat terörü" estirmişler.. Doğru.. Hatta "Sisi" bile konuştu Özkök yokken.. Belli ki Amerika'ya gitmese, böyle birşeyin olabilmesi imkânsızlaşacaktı. Keşke gitmeyip kalsaydı Türkiye'de.. Çünkü Özkök Amerika'dayken, onun yöneticisi olduğu Hürriyet, Doğu Perinçek'in "Aydınlık"ının eki gibi yayınlandı.. Aralarında "Doğan Grubu"nun pekçok yazarının da bulunduğu isimler, Hürriyet'teki "anti-AB Terörü"nün sözcüleri tarafından "Vatan Haini" ve "Kör Agop'un meyhanesinde Türkiye'yi satanlar" olarak teşhir edildiler.. Hatta sonunda Hürriyet'in Ankara Temsilcisi Sedat Ergin de dayanamadı ve "Evet, ben de şebekedenim" diye yazı yazdı.. Ertuğrul Özkök, New Orleans'da, Mark Twain'in "Cafe du Monde"u yerine, İstanbul'da "Kör Agop"a gitseydi, ne "anti-28 Şubat terörü", ne de "anti-AB terörü" olacaktı Türkiye'de.. Bereket zamanında döndü.. Dileriz, şu Esenler'deki mahalle savaşlarına da müdahale eder.. Demokrasiyi de, köşeleri de babalarının malı gibi kullananlara, mülkiyetin sahibini hatırlatır..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |