T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Türkiye'nin yerini ve yolunu şaşırmamak

'Seri'nin üçüncü ve son yazısı... Türkiye, 'ABD'yi gözardı etmeden Rusya ve İran'ı da içine alan bir bölgesel arayış'a girebilir mi? İlk soru bu. Bunun cevabını 'Realpolitik' verir. İkinci soru ise girmeli mi? Bunun cevabı ise 'normatif'...

Bir de bu sorunun sorulma gerekçesi var. Asker, AB'den 'rahatsız'dır ve bu rahatsızlık, AB'nin PKK'yı 'terörist örgüt saymaması' ile kendine bir 'meşru zemin' kazanmıştır. Bu durumda, 'mili menfaatleri ile ilgili konularda AB'den destek görülmediğine göre', Türkiye'nin kendisini AB'ye 'mecbur hissetmeden' yeni arayışlara girmesi gerekmez mi? Bu çerçevede, 'ABD'yi gözardı etmeden Rusya ve İran'ı da içine alan bir arayış' olamaz mı?

Emekli büyükelçi Taner Baytok, MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç'ın haklılığını vurguladığı Hürriyet yazısında daha da ileri giderek, buna bir 'teorik çerçeve' de sunuyor. 'Orgeneral Kılınç, 21'inci asrın belki de Türkiye için en faydalı olabilecek bir projesine dikkat çekmektedir. Bu proje, Hazar Denizi çanağında Rusya, İran ve diğer bölge ülkeleri ile ABD'nin katılacağı bir işbirliğini öngörmektedir... Hazar petrolü, bölge ülkeleri ile ABD arasındaki bir işbirliği sayesinde, sadece ekonomik bakımdan değil, siyasi ve stratejik açıdan da Türkiye için bir güç kaynağıdır... Türkiye bu nevi strateji ve projelerle elini kuvvetlendirdiği takdirde, Avrupa Birliği üyeliği hedefimize ulaşmamız da kolaylaşacaktır' değerlendirmesini yapıyor.

Enis Berberoğlu da, daha önce Radikal'deki bir yazısında, Tuncer Kılınç'ın dillendirdiği görüşün ardında, mealen, Orta Asya ve Hazar petrol yolları ve İran-Türkmenistan doğal gaz ekseninin Türkiye'de buluşturulması tasarısı olduğuna değinmişti.

11 Eylül'den sonra 'Transatlantik ilişkisi'nin iki yanında açılmaya başlayan makasın, Türkiye'de bazı çevrelerde, Amerika'ya yaslanarak, 'kendisini demokratikleşme vs. gibi konularda sıkboğaz eden' AB'ye 'kafa tutma' eğilimini beslediği ve Türkiye'nin 'Amerikalı bir denklem' içinde yer alarak 'Avrasya ekseni'ne yönelme niyetini ortaya çıkardığı anlaşılıyor. Bunun işaretleri var. Son tartışmaya ve değerlendirmelere de konu olan aslında bu.

Buraya kadar herşey kağıt üzerinde 'mantıklı' görünüyor ama 'gerçekler' bu 'senaryo'nun gerçekleşmesine imkan verecek gibi değil.

Öncelikle, Kafkasya'daki Rusya-İran ekseni, neredeyse Rusya'nın Hazar kıyılarına indiği 1554 yılından beri, gizli-açık biçimde mevcut. 11 Eylül'ün getirdiği tüm yakınlaşmaya rağmen, Rusya, Kafkasya'yı Amerika'ya terketmeye ve gerek Azerbaycan'dan, gerekse Kazakistan üzerinden Türkiye'ye gelmesi tasarlanan Hazar-Kafkasya petrol boru hatları güzergahında, yani Amerika'nın sözünü ettiği 'Doğu-Batı koridoru'nda 'işbirliği'ne çok hevesli gözükmüyor.

11 Eylül'den beri, Amerika, Rusya'ya Gürcistan'da bir 'kırmızı hat' çiziyor ve orasından aşağısının artık 'Rus nüfuz alanı' olmayacağını anlatmak istiyor. Buna karşılık Rusya, bu durumu kabullenmiş değil ve 200 yıl yönettiği toprakları destabilize etmek için her türlü araca sahip. 11 Eylül sonrası Amerika-Rusya yakınlaşması, rekabetin tümüyle ortadan kalktığı ve Rusya'nın her konuda –hem de kendi coğrafyasında- gönüllü biçimde Amerika'nın kuyruğuna takıldığı anlamına gelmiyor.

Üstelik, Amerika'nın Orta Asya ve Kafkasya'da ne ölçüde 'kalıcı' olacağı da henüz belli değil. Hazar petrol rezervleri, dünyadaki toplam rezervlerin yüzde 1.7'si ile yüzde 3.4 arasında tahmin ediliyor. Basra Körfezi ise yüzde 65. Suudi Arabistan, Irak, İran üçgeni, 'enerji kaynakları' açısından dünyanın en kıymetli havzası. Amerika'nın önceliği de orada.

Ayrıca, İran, doğru ya da yanlış, kısa bir süre önce Amerikan Başkanı tarafından 'şer ekseni'nin üç ülkesinden biri olarak ilan edildi. Böyle bir 'konjonktür'de, 'Amerika'yı gözardı etmeden, Rusya ve İran'ı içine alan bir bölgesel arayış'ın varacağı bir adres yok.

Kaldı ki, İran-Amerika ilişkilerinin 'gerilimli yapısı'na karşılık, AB'nin belli başlı iki ülkesi Fransa ve Almanya'nın İran ile yoğun ilişkileri var ve bu hep öyle oldu.

İran, Türkiye'nin komşusu. İdeolojik pozisyon farklılıklarına rağmen (ki, Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin temsil ettiği reformist kanat, Türkiye ile iyi ilişkileri savunuyor) iki ülke arasında toprak talebi cinsinden kangrenleşmiş çıkar çatışmaları bulunmadığı gibi, özellikle iktisadi alanda çeşitli işbirliği imkanları söz konusu. Türkiye'nin İran'la yakın ilişki kurması doğaldır. Konunun bu noktasında bir yanlışlık yok.

Ancak, bu 'gerçekler' ve 'Realpolitik zorunluluklar' nedeniyle 'denklem' şöyle kurulsa doğru olur: Türkiye, Amerika ile özel ilişkilerini koruyarak ve İran gibi bölgesel aktörlerle geliştirebileceği ilişkilerle AB hedefinden sapmadığı takdirde, uluslararası sistemde elini çok güçlendirecektir.

PKK konusuna gelince... AB'nin (yani Brüksel'in) henüz tanımlanmış ve üzerinde tüm üye ülkelerin anlaştığı bir 'terörizm tanımı' ve 'terörizme karşı stratejisi' yok. Hollanda, Danimarka, İsveç gibi içinde Kürt kökenli çok sayıda Türk vatandaşı barındıran ülkeler, PKK'yı terörist örgüt ilan etmeleri halinde, iç istikrarlarının bozulacağından kaygılı oldukları için, Türkiye'nin bu talebine ayak sürüyorlar.

Ama buradaki soru şu: Türkiye, AB'den uzaklaşarak ve 'karşı ittifaklar' arayarak mı, AB politikaları üzerinde etkili olur; yoksa AB içine doğru yol alarak ve Avrupa sisteminin faal bir üyesi olarak mı?

Gelelim 'normatif' cevap talep eden soruya...

Türkiye'nin Hazar havzası ve Orta Asya'da tarihi yoktur. Uzak akrabalık bağları vardır. Doğu Roma, Bizans ve uzun Osmanlı yüzyıllarında, Avrupa sisteminin genel çerçevesi içinde yer almış ve 'Avrupa jeopolitiği'nin bir parçası olmuştur. 'Avrupa vokasyonu', Türkiye ve Türklerin 'tarihi istikameti' olmuştur.

AB'nin karşısına 'Amerikalı bir 'Avrasya ekseni'ni dikmeye çalışmanın olmayacak duaya amin demekten öteye, Türkiye ve Türklerin 1000 yıllık doğrultusunu, 'konjonktürel öfkeler'le radikal biçimde değiştirmekten başka anlamı olamaz. Tarihe karşı akıntıyla, Türkiye yüzemez.

Hem, Orta Asya ve Hazar'dan gelmesi tasarlanan petrol ve doğalgazı, Türkiye içecek ya da Amerika'ya pazarlayacak değil; kendi tüketimini sağlayacak ve AB'ye pazarlayacak.

Türkiye'nin tarih ve coğrafyadaki yerini de, yolunu da şaşırmayalım...


15 Mart 2002
Cuma
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED