|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Profesörümüz, 1933'de 31 yaşında, Almanya'yı terkedip, Türkiye'ye geldiğinden sonraki anılarına şöyle bir açıklık getirir: "Birey, kendi gönlünce mutlu olma yolunu seçme hakkına sahibtir. Bu nedenle Siyonizmi reddetmiş, üniversitedeki öğrencilik yıllarımda da Yahudiliği ön plana çıkaran öğrenci kuruluşlarına, bunlar ister Siyonist ister Milliyetçi Alman kuruluşları olsunlar, hiç katılmamışımdır. 1933'de Almanya'yı terkettikten sonra da hiç bir Yahudî cemaatine girmedim. 1953'de Türkiye'den döndüğümde, Protestan bir Alman hanımla evlendim. Daha önceki Yahudî eşimden olan oğlumu da Protestan anneden olan üvey kızımla birlikte vaftiz ettirdim." (Prof. Dr. Ernst E.Hirsch, Hatıralarım, Ankara/1985, T.İş Bankası Vakfı, sh: 46) Şimdi bakınız, Prof. Dr. E.Hirsch; imam-hatipli genç kızları taciz eden, onları cami kapılarından kovmak isteyenlere ve Filistin'de yaşama savaşı veren "Müslüman"lara İsrail'in reva gördüğü insanlık dışı saldırılara, nasıl bir cevap verir ve nasıl bir "hoopp, dur! Hoşşt!" diyor, görünüz: (sh: 44-45) "Frankfurt (Main) Üniversitesi'nde Ticaret Hukuku Kürsüsü'nün başkanı olan ve benim de bilimsel asistanlığını yaptığım, yönetimi altında bilimsel çalışmalarımı sürdürdüğüm Friedrich Klausing ile, yanılmıyorsam 1927 dolaylarında, söz konusu kürsüde benim doçentliğe yükselme olasılığımı tartışırken, kendisi bana şunları söylemiştir: "Siz Yahudisiniz. Burada, Frankfurt'ta, sizi doçentliğe yükseltsek bile, bir kürsü sahibi olma şansınız çok az. Olsa olsa, vaftiz edilmeyi kabul ettiğiniz takdirde ya da Berlin'de "Assessor"luk sınavını "pek iyi" ile verirseniz, belki size bir kürsü teslim ederler". Hessen eyaletinden gelen bir stajyerin Prusya'da "Assessor"luk sınavına katılma hakkını kazanması - bugünkünden farklı olarak - o zamanlar, neredeyse olanaksız denebilecek kadar zordu ve ancak pek özel koşullar altında mümkündü; bu sınavı "pek iyi" ile geçmek ise, duyulmuş iş değildi. Hemen ekleyeyim, buna benzer bir tutumla Türkiye'de de karşılaştım. Şayet bana ısrarla önerildiği gibi İslâm dinini kabul etseydim, Türk uyrukluğunu -hiç kuşkusuz- çok daha erken bir tarihte kazanabilecektim. Kaldı ki, vaftiz edilen bir Yahudi'nin bile pek çok kişinin gözünde hâlâ Yahudi kaldığı ve bu "özür"ün, ancak bir sonraki hattâ iki sonraki kuşakta silindiği o da, tabii, silinirse - saklanmaması gereken bir gerçektir." Ve aynı şekilde: "Türkiye'de de benzer bir zihniyete rastladım" diyor ve devam ediyor Prof. Dr. Hirsch: "Türkiye'de de benzer bir zihniyete rastladım: Osmanlı İmparatorluğu, birçok milliyetin oluşturduğu bir devletti. Etnik halk topluluklarının her biri, aynı zamanda dinsel bir cemaat oluşturmaktaydı ve vergilerini düzenli biçimde ödediği sürece, gönlünce yaşama hakkına sahipti. Gruplar halinde yerleştirilen göçmen toplulukları için de bu geçerliydi. İspanya'daki Yahudi takibatı zamanında, oradan kaçan sayısız Yahudi'ye Osmanlı İmparatorluğu'nun belli kentlerinde yerleşme izni verilmişti. Yahudiler, özellikle Selânik'e ve o günlerde adına Konstantinopel denen bugünkü İstanbul'a yerleştiler. Bu Yahudi mültecilerin bir bölümü İslâm dinini kabul etmiştir. Bu kişilere "dönme", yani hak yoluna geri dönenler denir. Bu kişiler ve onların soyundan gelenler, gerçi en yüksek memurluklara yükselmişlerdir, ama Atatürk'ün zamanında bile subay, milletvekili ve bakan olamıyorlardı, erkek ya da kadın bir "dönme" ile "gerçek" Türkler arasında evlilik ise yok denecek kadar azdı." (sh: 45) Bugün, Türkiye kadar, İslam Dünyasında da XX. yüzyılın başındaki "Rasizm"e dönüş mü var? diye soruyoruz!..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |