|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Tayyip Erdoğan ve AK Parti'nin oyları % 20 civarında seyrediyor. Aslında, 1980 öncesinde, % 20 küçümsenecek bir orandı. Bugün, iktidar partileri de dahil hepsi o kadar ufalandı ki, % 20'lik partiler, kitle partisi olarak mütalâa ediliyor.
İttifak meselesi
Türkiye'de ufak tefek siyasi oluşumlardan ve parçalı siyasetten şikâyet varsa, çözüm yolu, ittifaklara izin vermektir. İnsanlar, bunalımdan çıkmanın çarelerini sıralarken, fazla düşünmeden, Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu'nu değiştermek gereğini vurguluyor. "Bu konularda nasıl bir değişiklik gerekir?" diye sorduğumuzda, pek çoğunun zihninde berraklık olmadığını, sadece gazetelerde okudukları basmakalıp cümleleri tekrarladıklarını anlıyoruz. Onların birinci önceliği "Tayyip Erdoğan'ın iktidar olmasını engelleyecek bir seçim sistemi arayışı." "Bizimkileri, iktidar yapacak bir sistem... Bizimkiler, yani Mesut Yılmaz, Hüsamettin Özkan, Kemal Derviş, Mehmet Ali Bayar vs... Ne etsek, hangi formülü bulsak da, 'istikrarı'(!) sürdürebilsek." Sadece, Türkiye'ye istikrar nasıl gelir diye düşünülse, ittifakların bir çözüm olduğu hemen ortaya çıkacak. Ama dikkat ederseniz, hep genel konuşuluyor: "Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu değişmeli."
Seçimde keramet var
Halbuki, hangi Seçim Kanunu'nu getirirseniz getirin, oyları % 5'in de altına düşen Anap'ı veyahut DSP'yi iktidara taşıyamazsınız. Bunu başaramadıkları için, sanki bugünkü sistemle seçime gidilse, bir felâket yaşanacağı havasını yayıyorlar. Onlara göre felâket olur; çünkü Anap ve DSP Parlamento'nun dışında kalır. Büyük ihtimalle üç parti barajı aşar. CHP, DYP ve AK Parti. Ve gene büyük ihtimalle DYP ile CHP koalisyon kurar. Ama, baraj indirilmediği halde, ittifaklara imkân verilirse, daha çok sayıda parti Meclis'te temsil edilir. Halk, sandık başında, istikbalde oluşacak koalisyonların çatısını görür; ona göre oyunu kullanır. Tekrar edelim: Seçim Kanunu veyahut Siyasi Partiler Kanunu'nun değişmemiş olması, seçimin önünde engel değil. Evet parti içi demokrasi yok, önseçim yerine, genelde, merkez yoklaması tercih ediliyor, milletvekillerinin tümü, neredeyse genel başkan tarafından "atanıyor." Önseçim bile, sorunu hal etmiyor; zira her il ve ilçeyi ele geçirmiş olan parti ağaları var; üye kaydını engelleyip, sürekli etkili konumda kalabiliyorlar vs... Bütün bu şikâyetler haklı; fakat, gene de ortaya konulan aksaklıklar seçimlerin ertelenmesini gerektiren bir husus olarak değerlendirilemez.
Basın ve siyaset ittifakı
İlhan Kesici, Mehmet Ali Bayar, Kemal Derviş, Melih Gökçek, Besim Tibuk, Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Celâl Güzel, Hüsnü Doğan vs... keşke hepsi, ittifaklar yoluyla, kendi partilerinin başında kalmak kaydıyla, Parlamento'ya girebilse. Ve sonra da, seçim ittifakına saygı göstererek, Parlamento'da o birlikteliği herkes muhafaza etse. Daha istikrarlı bir yönetimin yolunu partiler arasında ittifaka izin vermekle açabiliriz. Üstelik, bir çok değerli ve birikimli isim de, baraja takılmaktan böylece kurtulur. Hatta, 28 Şubat Partisi kurucuları Yekta Güngör Özden, Vural Savaş ve Osman Özbek Paşa dahi, belki Doğu Perinçek'le ve Devlet Bahçeli ile birlikte, bir ulusal cephe oluşturmak suretiyle, aynı listeden milletvekili seçilebilir. Ama hayır... Türkiye'de seçim, ülkeyi istikrarsızlığa sürükleyecek bir tehlike gibi gösteriliyor. Çünkü "Bizimkiler" iktidardan düşecek. Bütün mesele bu. Basın - siyaset arasında kurulan büyük ittifak, şimdilik seçimlere karşı. Bakalım nasıl bir tertip ile, halkta % 5 desteğe bile sahip bulunmayanları işbaşında tutacaklar?
AKP'nin vitrini ve kasetler
DP Genel Başkanı Melih Gökçek'in Haber Türk'teki söyleşisini dinledim. Gökçek, AK Parti ve Erbakan ile arasına mesafe koyuyor. Ak Parti'nin gerekli açılımı gerçekleştirmediğini söylüyor: "AK Parti, toplumu kucaklayacak bir vitrin sergileyemedi" diyor. Ve sözlerini şöyle sürdürüyor: "AK Parti, 'Biz Fazilet'in versiyonu olarak yola devam edeceğiz' dedi ve yola çıktı. Bu yüzden arkadaşlarla uyuşamadık." Oysa, devletin, Tayyip Erdoğan ve partisini "Persona Non Grata" ilân etmesi yüzünden, böyle bir vitrin oluşamıyor; insanlar, AK Parti'ye katılma hususunda çekingenlik hissedebiliyor. Yoksa AK parti de açılım iradesi mevcut.
İşte yeni kasetler çıktı. O kasetin birinde Tayyip Erdoğan "İcap ederse zamana ve zemine göre değişmeyen doğruyu iktidara getirmek için ne gerekirse yaparım. Papaz elbisesi dahi giyerim" demiş. O zaman, "Tayyip bugün takkiye mi yapıyor?" sorusu gündeme geliyor. Yani üzerinde şu anda "Papaz elbisesi mi var?" "Hayır yok" demesi gereken kendisidir. "O günlerde Milli Gençlik Vakfı bünyesinde kravat takmayı bile haram sayan insanlar vardı. Onlarla bu üslûp içinde konuştum. 'Bırakınız kravat takmayı; Papaz kıyafeti bile giyeceksiniz' dedim. Ayrıca, o dönemde, bu gibi sözler makbul addediliyordu. Genel bir retorik, genel bir konuşma tarzı hâkimdi partimizde. Etkilendim" diye bir açıklama yapabilir. Bence yapmalı da... Ama yapmayacaktır. Çünkü çevresindeki insanlar, onu kuşatanlar, "Boş geç Başkanım, sen meydanlardaki kalabalıklara bak" diye Erdoğan'ı yönlendiriyorlar. Tıpkı malvarlığını (bir ev, bir arsa, bir iki şirkette % 15-20'lik hisse) açıklamamaya onu ikna ettikleri gibi. "Boş geç Başkan, bir iki gazeteci yazdı diye boyun mu eğeceksin? Sen meydanlardaki kalabalıklara bak, onların böyle derdi yok!"
Erdoğan'ı kuşatanlar
Tayyip Erdoğan bu kuşatmayı yarabilirse, açılımı sağlayacaktır. Aslında, herkesi kucaklama, kitlelere açılma iradesi mevcut. Bu yüzden Melih Gökçek'in eleştirisi haklı değil. Ama Erdoğan'da böyle samimi bir irade bulunmasına rağmen, onun önünün kesileceğini düşünenler, tartışmasız birinci parti olmasına rağmen Ak Parti'ye katılmakta tereddüt gösteriyorlar. Peki bu kuşku ve tereddüt nasıl aşılır? Kendisine yönelen salvoları anında karşılayarak, zaman zaman yanıldığını, yanlış yaptığını kabul ederek, aşılır. Sadece meydandaki kalabalıklara bakmayarak; meydana gelmeyenlerin de sesine kulak vererek aşılır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |