|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hece dergisi 65/66/67. sayılarını topluca Türk Romanı Özel Sayısı olarak belirledi (Mayıs-Haziran-Temmuz 2002). Böylece Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, Türk Şiiri Özel Sayısı ve Ahmet Hamdi Tanpınar Özel Sayısından sonra, bir "anıt sayı" daha kazanmış oldu edebiyatımız. Dolu dolu 841 sayfalık bu özel sayı, elbette bir oturuşta okunup bitirilebilecek bir eser değil, daha çok bir baş ucu kitabı, bir müracaat kitabı olarak kitaplığımızda yer alacak ve ihtiyaç duyulduğu her defasında içinde istifade edilebilecek malzemeler bulunabilecek bir eser.. Roman Serüvenimiz başlığını taşıyan sunuş yazısı, benim için uyarıcı bir cümleyi içeriyor. Şu: "Türk romanını, Türk toplumundaki birçok gelişmelerle kıyaslamanın ne derece doğru olup olmadığının tartışması bir yana, Halit Ziya Uşaklıgil'le birlikte verilen örneklerle beraber, aynı zaman diliminde çağdaş dünya romanının örneklerinden geri kalmayacak romanlar da yazıldı. Bu noktada, hâlâ neden bir Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Stendhal, Flaubert... yetiştirmedi Türk romanı, sorusunun pek de bir anlamının olmadığı anlaşıldı. Her toplumsal ve insanî örgü, kendi edebiyat eserini ve yazarlarını kendince yaratıyor." Hece imzasıyla (acaba Hüseyin Su mu?) yayınlanan sunuş yazısının bu cümlesi bile benim için önem taşıyor. Çünkü vaktiyle ben de, değinilen çerçevede beklentisi olanlardan biriydim. Şimdi artık öyle düşünmüyorum. Çünkü Fransızların da bir Dostoyevski'si yok, İtalyanların da.. Öte yandan Ruslar da bir Dante'den mahrum, onların da bir Faulkner'ı yok. İspanyol edebiyatı bir Joyce'a sahip olmadığı gibi, İngiliz edebiyatının da Cervantes'i yok. Almanların edebî kişiliklerine başka hangi millet sahip? Ve Almanlar, başkalarının sahip olduklarından hangisine sahip? Oysa biz, sanıyorum, genelde şu yanılgı içinde bulunuyorduk: Avrupa edebiyatını bir bütün olarak görüyor ve Avrupa milletlerinin münferiden sahip olduğu edebî kişilikleri, Avrupa kültürünün ortak malı sayıyorduk. Bu telakki tarzının haklı bir yanı bulunduğunu gene de göz ardı etmek istemem, çünkü son tahlilde bütün bu edebî kişilikler Avrupa kültürünün ortak hasılası olarak meydana gelmiştir. Ancak olaya, milletler temelinde bakıldığında, her milletin, bu ortak kültür paydasında kendine özgü bir ırası da mevcut. Olay, İslâm kültürü ve Müslüman uluslar için de aynen böyle değil mi? Dışardan bakıldığında bir Gazali'nin, veya Farabi'nin, İbni Rüşt'ün, İbni Arabi'nin, İmam Rabbani'nin İslâm kültürünün ortak hasılası olarak telakki edilmesi anlaşılabilir bir keyfiyettir. Ama olaya ulus temelinde bakıldığında adı geçen şahsiyetlerin her birinin özgül kültürel ortamların birer hasılası olduğu gerçeği de ortaya çıkar. Bir Mevlâna, belki ancak Moğol istilası görmüş bir dönem sonrasında Anadolu'da çıkabilirdi; Gazali'nin yetişmesini beklemek için kendinden önce Farabi'lerin, İbni Sina'ların, gelmiş olmasını beklemek gerekirdi. Ancak iş, kalite noktasına getirilirse, insan gene de, dünya romancılığında adı geçen şahsiyetler ayarında birilerinin zuhuruna davetiye çıkartmak istiyor. İşi bu bağlamla sınırlı tutarak gene de bizim Dostoyevski'miz nerde diye sormanın abes kaçmayacağını düşünüyorum. Hece dergisini tebrik ederken, çıkartacağını bildirdiği öteki özel sayıları da bekliyoruz, diyorum.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |