T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
11 Eylül'de 'ama' demeyen, şimdi Şaron'u anlamalı!..

İsrail'in Filistin'i hedef alan acımasız ve insanlık dışı saldırısı ve uluslararası hukuku hiçe sayan işgali giderek Afganistan'da olanlara benzer bir nitelik alıyor. Yani, uluslararası toplum üstelik daha BM'nin Filistin'i bağımsız bir devlet olarak tanıdığı mürekkebi kurumadan bu ülkeyi İsrail terörü karşısında yalnız bırakacağını belli etmiş bulunuyor. İsrail-Filistin sorununun akıbetine dair ilk soru işareti ortadan kalkıyor. Bundan sonra her ne olacaksa, bunu önlemek adına İsrail'e bir "dur" diyenin olmayacağı anlaşılıyor.

Afganistan'ı hedef alan ve temelde aynı nitelikteki saldırıyı onaylayan dünya şimdi de Filistin'i bulan teröre ses çıkarmıyor ya da çıkaramıyor. Zira, Bush yönetimiyle birlikte update edilen küresel düzen, bazı ülkelerin bazı ülkeler üzerindeki terörünü meşru kılıyor. Yeter ki terör uygulayan devlet, bu yaptığını ABD'nin tanımladığı şekliyle "iyilerle kötülerin savaşı" sınırları içinde tutabilsin. Bu sürecin, yakın gelecekte görünen üçüncü adımı da Amerika'nın Irak'a müdahalesi olacaktır.

Şaron'un yaptığı da bundan ibarettir. İsrail Başbakanı, henüz koltuğa oturmadan bölgedeki stabiliteyi hiçe sayıp Harem-i Şerif'i ziyaret ederek ateşlediği fitille dinamitlenen barışın, kana bulanmasını keyifle izlemektedir. 11 Eylül öncesinde müttefiklerinin bir kısmı tarafından bile bir insan kasabı olarak görülen Şaron bugün, yeni sistemin kendisine biçtiği "terörle mücadele" misyonu sayesinde aklanmış ve akredite edilmiştir.

İsrail'in yapmak istediği şeyin bugüne kadar terörle elde ettiği ve ardından da uluslararası hukuka kabul ettirmeyi başardığı hakları, bölgede kalıcı ve tartışmasız bir statüye dönüştürmek, yani Filistin Devleti yönetimini terörü destekleyen bir konuma düşürerek; bu ülkenin bağımsızlığını ilelebet imkansız hale getirmek olduğu besbellidir. Bunun için de ilk şart olan Arafat döneminin kapanması yani Filistin liderinin değil bir daha barış masasına oturmak, ülkesinin başında bile bulunmasını önlemektir.

İsrail için bu artık meşru ve kabul edilebilir bir diplomasi olarak hem algılanmakta hem de dünyaya ilan edilebilmektedir.

Bu yüzden Şaron, "Onu geçmişte keşke öldürseydim" diye küstahlaşabiliyor ya da İsrailli yetkililer rahatlıkla "Arafat hâlâ hayatta olduğu için Tanrı'ya dua etsin" diyebiliyorlar.

Bir devlet başkanını öldürmekten rahatlıkla söz eden bu tavrın güç kaynağı, ABD'nin İsrail politikalarına verdiği destekten Washington'un bölge ülkelerine yönelik kapsamlı sindirme planından başka bir şey değildir. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, "İsrail karşıtı terörden dolayı" İran, Irak ve Suriye'yi de hedef göstererek bu ülkelerin, "uygarlığa savaş açan terörizme destek verdiğini" söyleyemesi bu planı bir kez daha teyid ediyor. Yöntemi standartlaşan bu yeni savaşın hinterlandının "sadece ve özellikle" İslam coğrafyası olacağı da besbellidir.

Nitekim, İsrail'in Filistin'de yaptığı, ABD'nin Afganistan'da yaptığı ve yapmakta olduğu şeyden farklı değildir. İki işgal de uluslararası hukuk ve devletlerin hükümranlık hakları ölçüsüne vurulduğunda aynı kapıya çıkmaktadır.

Esasen, 11 Eylül'den sonra hem İsrail'in tarihi niyetlerinin böyle tezahür edebileceğini, hem de ABD'nin bu niyete çanak tutacağını görmek hiç de güç değildi.

Ama, bazıları bu gerçeğe gözlerini kapamayı ve sağduyuyu temsil eden "Terörün her türlüsüne karşıyız ama, ABD'nin de kendini sorgulaması lazım. Dünyada terörün geçekten bitmesi için Ortadoğu'daki İsrail terörünün bitmesi gerekir" izahını dışlamayı tercih ettiler.

Olup bitenlere din ve medeniyet perspektifinden bakamayanlar o zaman, "Teröre karşıyız ama..." diye başlayan cümleleri, arkasından ne geleceğine aldırmadan toptancı bir tavırla "teröre destek" olarak kategorize etmiş; kendi görüşlerinden duydukları memnuniyetten olacak, muhataplarına hakaretler yağdırmakta da beis görmemişlerdi.

Tarih acı ve şaşırtıcı olduğu kadar, uyarıcı ve denetleyicidir de. Özellikle, yaşanan herşeyin birkaç ayda bir denetlenebildiği post-modern dönemin tarihi böyledir.

Bu dönemde her önemli olay bir kırılmanın, her kırılma da yeni bir politik aidiyetin habercisidir.

Mesela, 11 Eylül'de Amerika'yla saf tutanların, bugün İsrail ağzıyla konuşmaktan başka seçenekleri bulunmamaktadır. Muhataplarını "ama"sız cümle kurmaya zorlayanlar kendilerini ABD'yi tasnif ettiği savaşın bir tarafı olarak da angaje etmişlerdir.

Gerçekten de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...


3 Nisan 2002
Çarşamba
 
MUSTAFA KARAALİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED