T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Değişebilen Amerika; değişemeyen 'bizimkiler'...

Herhangi bir çatışma, iki taraf arasında kilitlenmiş ve taraflardan hiçbiri diğerine üstünlük sağlayamayacak durumda ise, eski Yunan trajedilerine göre gökten inerek, kilitlenmeyi çözecek bir üçüncü güce gerek vardır. Büyük ve karşı konulamayacak kadar etkili bir güç. Buna 'deux ex machina' denir.

Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş sonrasından sonra 'tek süperdevlet' olarak kalınca, 'uluslararası sistem'de bir 'deux ex machina' konumu edindi. Filistin halkına ve 'ulusal simgesi ve lideri' olan Yasir Arafat'a karşı İsrail saldırganlığının durabilmesi işte bu 'deux ex machina'ya ihtiyaç duyuruyordu.

Ancak, Amerika, birkaç aydır, 'deux ex machina' konumundan çıkmış, büyük gücünü İsrail saldırganlığının ardına dayamıştı. Bir güç, ne kadar büyük ve etkili olursa olsun, 'adalet'ten uzaklaştığı ve karşısında 'kaybedecek hiçbirşeyi olmayan' bir halk bulduğu vakit, kazanamaz. Amerikan politikası da, Filistin halkı karşısında kazanamayacağını anlamaya başladığı noktaya geldi.

George W.Bush'un önceki gün yaptığı konuşmadaki belirgin uslup değişikliği; İsrail'i Filistin topraklarında giriştiği harekatı durdurmaya ve geri çekilmeye çağırması; bu amaçla Dışişleri Bakanı Colin Powell'ı birkaç gün içinde bölgeye gönderme kararı aldığını açıklaması, bölgedeki gelişmelerin Amerika'nın kabul edemeyeceği ve çıkarlarını olumsuz etkileyeceği bir aşamaya geldiğinin kanıtıdır.

Amerika, bir 'çirkin İsrail yandaşlığı'ndan 'deux ex machina' konumuna gelmek için kımıldamaya başlamıştır. Henüz gelmiş değildir; kımıldamaya başlamıştır.

Filistinlilerin, tarihin şu aşamasında, İsrail'i ortadan kaldıracak güçleri de, zaten niyetleri de yoktur. Ancak, İsrail'in de 35 yıldır sürdürdüğü işgale Filistinlileri boyun eğdirecek gücü de yoktur. Son saldırının ulaştığı nokta, bu 'gerçeği' ortaya koyuyor.

Bu anlamda, İsrail operasyonu başarısızlığa uğramıştır. Arafat'ın öldürülmesi bir yana, İsrail'in başta Mervan Barghuti, önde gelen Filistinli lider kadroları ele geçiremediği belli oluyor. Böyle bir durumda, 'yeniden işgal' harekatı temel hedeflerine varamamıştır. Yüzbinlerce Filistinlinin yaşadığı şehirlerin uzun süre 'sokağa çıkma yasağı' altında tutulması da mümkün değildir ve İsrail ordusu, çekilmeyip bu şehirlerde kalmayı uzatırsa, İsrail askerleri ördek gibi avlanmaya başlayacaklardır.

Bu nedenle, Bush'un konuşması ve İsrail'i geri çekilmeye davet etmesi; bir yandan İsrail'i başının belaya daha fazla girmesini önleyecek bir 'cankurtaran simidi' olduğu gibi, Ariel Sharon'un saldırgan politikasının başarısızlığını damgalayan bir 'belge' niteliğindedir.

Amerika'nın 'pozisyon değiştirmeye' itilmesinin nedenlerinin başında, elbette ki, Birleşmiş Milletler'in ve Avrupa Birliği'nin yoğun diplomatik çabalarının, Amerika'ya yakın Ortadoğu rejimlerinin önü alınmaz tehlikeli bir destabilizasyona sürüklenmesi geliyor. Fakat, mutlaka kayda alınması gereken bir başka önemli gerçek, Vatikan'ın dahi ayağa kalkmış olmasıdır. İsrail kuvvetlerinin, Hz.İsa'nın doğum yeri olan Bethlehem'de 'Doğum Kilisesi'ni kuşatmaları, kapılarından birini uçuracak kadar pervasızlaşmaları, Vatikan'ı ayağa kaldırmış ve tüm Katolik âlemini sarsmaya başlamıştır.

Vatikan'ın çıkışıyla 'işareti alan' Katolik âleminde yayılma istidadı taşıyan 'anti-İsrail' dalganın, tarihi bir olgu olan 'Anti-Semitizm'i canlandırması ve 'kış uykusu'ndan çıkarması ihtimali belirmiştir.

Bütün bu gelişmelerin, Amerika'nın içinde de yankısını bulması kaçınılmazdır. Bush'ta kendini gösteren 'Amerikan pozisyon değişikliği'nin bu olgudan etkilenmiş olduğu seziliyor.

'Hayatın gerçekleri', Amerikan politikasını değişmeye zorlayacak kadar etkili olabilse de, Türkiye'deki bazı çarpık kafaların düzelebilme yeteneğinden yoksun olduklarını, İsrail saldırganlığının başından beri farkındayız.

Bazıları, Filistin halkının maruz kaldığı haksızlıktan ve içinde bulunduğu dayanılmaz çileden, adeta mutluluk duydular. Kendi eksenlerinde yaşadıkları için, bir haftadır Ramallah'ta, Bethlehem'de, Tulkerim'de, Kalkilya'da, Cenin'de olan-bitenin, 11 Eylül'den beri yazıp çizdiklerinin doğrulanması olarak gördüler.

Filistin halkının kanını, 'içerde' bir polemik fırsatı olarak değerlendirip, köşelerinden bu köşeye dil uzatma vesilesi elde ettiklerini sandılar.

Bunların bugüne dek, Filistin sorunu ile ilgilendiklerine, Filistin-İsrail eksenindeki gelişmeleri dikkatle izlediklerine hiç tanık olmadık. Yasir Arafat'ı ağızlarına bile almadıklarını biliyoruz. Tersine, yüreklerindeki Hamas sevdasıyla, Arafat'ı da yakışık sıfatlarla nitelediklerini unutmadık. Arşivler tanığımızdır.

Bunların, Hamas'ın içine İsrail istihbaratının derinlemesine sızdığından, birkaç ay önceki dramatik Dolphinarium ve en son Netanya'daki intihar saldırılarının İsrail istihbaratının yönlendirmesi olduğuna Arafat'ın kani bulunduğundan da, doğal olarak, haberleri yoktur.

İsrail saldırganlığının son bir haftası boyunca yazıp çizdikleri, Usame bin Laden ile Yasir Arafat'ı; El-Kaide adındaki Vahhabi terör şebekesi ile kahraman Filistin halkını; Afganistan harekatı ile İsrail işgalini eşitlemeye yöneliktir. Beyhude bir çaba.

11 Eylül'de New York ve Washington'da girişilen terörist saldırıya ilk karşı çıkanlardan birinin Yasir Arafat olduğunu unutmuşa benziyorlar. Afganistan'daki Amerikan harekatı ile İsrail'in Filistin topraklarına karşı giriştiği saldırı, ancak, bunların kafalarında eşit değer taşıyor. Afganistan'daki harekat, zalim ve geri Taliban rejimini hedef aldı. Batı Şeria'daki ise 'işgalci zalim' bir gücün, mazlum bir halkı hedef alması olayıdır. İki harekat arasında asla bir 'türdeşlik' yoktur.

Amerika'yı kerteriz alıp, keyfi bir şekilde, Filistin, Irak, Afganistan 'türdeşliği' kuramazsınız. Afganistan'da Taliban zulmü altında tutulan Afgan halkı idi. Irak halkı ise, Saddam Hüseyin'in diktatörlüğünün boyunduruğu altında mazlumdur. Filistin halkı ise, İsrail işgali altında mazlum.

Öte yandan, mazlum Filistin halkının bir bölümü Hristiyan'dır. O nedenle, Filistin davasının boyutları, 'darkafalı İslamcı yorumları'nın çok ötesindedir. Filistin halkına yaslanarak, hiçbir zaman o dava ile ilgilenmemiş olan Usame bin Laden'i ve El-Kaide'sini aklatamazsınız.

Amerika'nın İsrail'i arkalamış duran politikası da, Sharon'un frenleri patlamış saldırganlığı, İslam Dünyası'ndaki bu hastalıklı kafa yapısından büyük ölçüde yararlanıyor ve kendisine 'meşruiyet zemini' oluşturuyor.

Bu anlamda, İsrail saldırganlığının, 11 Eylül'den beri yazıp çizdiklerini doğruladığını sananlar, aslında, Amerikan-İsrail politikalarına 'bilinçsizce' bir 'lojistik destek' sunmuşlardır.

11 Eylül'de Amerika'yı hedef alan terörizme 'ama' demeden, kararlılıkla karşı durmak doğru ve ilkeliydi. Afganistan'da geri Taliban rejiminin yıkılmasından yana tavır almak doğru ve ilkeli bir duruştu. En ufak bir tereddüde asla yer vermeden, Yasir Arafat ve Filistin halkı ile birlikte durmak, her zaman izlediğimiz doğru ve asla vazgeçmeyeceğimiz ilkemizdir.

Aylardır mahçup biçimde Usamecilik ve Talibancılık yapanların ise, bugün Filistin halkının direnişi altında sığınak aramasına, Filistin davasının ihtiyacı yoktur. Dün yoktular. Ama Filistin davası vardı. Bunlar, yarın olmayabilirler. Ama, Filistin davası, hedefine ulaşana dek, her zaman varolacaktır.


6 Nisan 2002
Cumartesi
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED