T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Gölgede oturmaktan vazgeçmedikçe... (2)

Şeyh'ul-A'raziyyîn Murat Dere hazretlerine

Mensûbiyetin önemli olmadığı bir yol olmalı... Nisbetlerle belirlenemeyen bir yol... Yukarıya nisbetle aşağıda, aşağıya nisbetle yukarıda olduğumuzu bize duyurmayacak bir yol... Öyle ki yalnız olmadığımız halde yalnız kalabileceğimiz, 'tekbaşınalık' suçlamasıyla suçlanmaksızın üzerinde tek başına yürüyebileceğimiz bir yol... Arasak da taşrada (dışarıda) bulamayacağımız bir yol... Yalın olmayı, yalınız olmayı sezdirecek bir yol... Sohbette vefayı, marifette bekayı, mehabbette fenâyı meslek edinenlerin sâlik oldukları bir yol... Ne herhangibir sıfatın, ne de herhangibir tavsifin önemli olduğu bir yol; bilâkis sadece ama sadece mevsûfiyetin önemsenip umursandığı bir yol... Hem gölgeyi, hem de gölgedekileri terketmiş olanlara özgü bir yol...

Sıfatlar, hep birer a'raz... Ya tavsîfler? Onlar da... Mevsûf olmasa tavsîf, tavsîf olmasa sıfat olur muydu? Şimdikilerin diliyle söyleyelim: Nitelikler de, nitelemenin kendisi de nitelenen/nitelenebilen varsa vardır; yani hepsi de nitelenen'e nisbetle vardır; yoksa yoktur!

Nitelikleriyle var olanlar, niteliklerin(in) varlığıyla varolduklarından, niteliklerin yokluğuyla yok olmayana, yokluğu düşünülemeyecek olana yönelemezler, tabiatıyla gölgede gölgelerle birlikte gölgelenmekten aldıkları hazla yetinirler.

Mensûbiyetin önemli olmadığı yol, mensûbiyetin olmadığı bir yol değil hiç kuşkusuz; nisbetler var olduğu halde, zâhiren nisbetlerle var olduğu halde, onların varlığının umursanmadığı bir yol... Kendisine nisbetlerin varlık vermediği, aksine nisbetlere varlık veren bir yol... Kısaca söylendikde tavsîf, sıfat ve vasfı var kılan ve fakat varlığını onlara borçlu olmayan salt mevsûfa özgü bir yol... Tarif ve tasvir edilemeyen, ancak kendisine işaret edilebilen bir yol... Demiş bulunduk bir kere: arasak da taşrada (dışarıda) bulunamayacak bir yol...

Aşık'la mâşuk birbirinden ayrı olunca, "sohbette vefâ" olmaz! Çünkü ayrılığın-gayrılığın olduğu yerde sohbet olmaz! Nerede ayrılık-gayrılık varsa, orada vefadan söz edilemez. Öyle ya, ayrılığı terketmenin adı değil midir 'vefâ'! Evet, 'vefâ' sadakâtin, subûtiyetin, bir yerde durmanın, öylece kalmanın adıdır! Sohbette vefa, sohbete vefâ değil, sohbetin kendisinde vefâdır. Asla vefâ, asla sadakattir, kendine sadakattir, kendinden ayrılmamak, kendiyle hemhâl olmak, sohbeti taşraya taşımamak, taşırmamaktır; en nihayet ikiliğe müsaade etmeyip kendinde kendiyle konuşmaktır.

Bekâ, vefânın mahsûlüdür. Nitekim bu nedenledir ki sohbette vefâ gösteremeyenler marifette bekâ'ya erişemezler. Bilgileri biteviye değişir durur; zira bildikleri şeyler, bilgiye konu edindikleri şeyler değişir. Bildikleri, taşranın (dışarının) bilgisidir; taşrada olanın bilgisi gayrının bilgisidir; "gayrı" -doğası gereği- sabit olmadığı, her dâim değiştiği için de onun bilgisi de sabit olmaz, sabit kalmaz, biteviye değişir. Bu yüzden taşranın bilgisine ve/veya gayrının bilgisine gerçek mânâsıyla marifet değil, ilim denir. Marifete nisbetle ilimde ise bekâ olmayacağı bedihîdir. Binaenaleyh sohbeti taşraya taşıranlardan başkası, ikiliğin (çokluğun) bilgisinde subûtiyet aramak gafletine düçar olmaz. Vefa yoksunluğu, bekâ yoksunluğuna dönüşmüş, onları ikiliğin içinde gölgelerle oynayan sâbiler derekesine düşürmüştür. Sâbî mehabbet ve aşkı ne bilir? O sadece gayrıyı merak eder; oyuncağını dışarıda arar ve bulur da...

Mehabbet? Evet nedir nedir adına 'mehabbet' dedikleri şu hâl?!? Gölgede oturmaktan vazgeçmek, bakışı taşradan çevirmek, hâsılı zâtta zâtla olmaktır mehabbet!

Mehabbette fenâ, aşkta, aşkın kendisinde yok olmak, kendisine mâşuk bulan âşık rolünden vazgeçmek, ancak sâbîlerin mülkiyet iddiasında bulundukları, bulunabilecekleri oyuncaklarla oynamanın hazzına iltifat etmemektir! İşaret eden ve/veya işaret edilebilen olmaya çalışmak yerine, "işaret edilemez" hâle gelmektir. 'Fenâ' âşık olmak değil, aşk olmak, aşkın kendisi olmaktır kısaca...

Sanma ki sorduğun için söyledim; sen sorunca söyledim; hatırlarsan şayet ben sana bunu sen bana bunu sormadan önce de söyledim! Ne ki sen sadece şimdi duymuş oldun.


6 Nisan 2002
Cumartesi
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED