|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Ulusal onur", küreselleşme çağında sona erdi mi? Küreselleşmenin insanlık için sadece bir vakıa olduğu gözönüne alınırsa, "hayır". Öte yandan, bugün küreselleşme gibi bir olgudan bahsetmemizi mümkün kılan tüm gelişmeler, hâlâ ulusal siyasi çerçeveler üzerinden gerçekleşiyor. Ulus-devlet konusu, siyaset biliminin en tartışmalı konularından biri olmasına rağmen, bugün ulus-devlet, siyasetin en temel kurumu olmaya devam ediyor. Küreselleşmenin, ulus-devletler çağını kapadığı iddiası ise, küreselleşmeyi var eden tüm dinamiklerin (küresel sermaye başta olmak üzere) en temel zemininin ulus-devlet olması gerçeği karşısında çok güçlü bir iddia olamıyor. Bu nedenle, savunulsun ya da savunulmasın, ulus-devlet diye bir zemin ve bunun üzerinden yükselen "ulusal onur" diye bir dinamik hâlâ çok belirleyici. "Ulusal onur", bir toplumun siyasallaşma sürecini içeriklendirme bakımından, çok olumlu bir işlev de üretebilir, son derece zararlı sonuçların manivelası gibi de kullanılabilir. "Ulusal onur"; üzerinde yeterince düşünülmeden, sadece şoven milliyetçiliğe dayalı kör bir bağlanmanın neticesi olarak üretilmiş ve sahiplenilmiş ise son derece tehlikeli bir hal alabilir. Fakat, "ulusal onur"unu "insanlık onuru"nun daha özgün bir çerçevesi olarak ele alabilen toplumlar açısından son derece ciddi, pozitif sıçramaların enstrümanı haline gelir. Bazı olaylar vardır ki, bu olaylarda bir halkın onuru, tüm insanlığın, insanlık değerlerinin namusu haline gelir. Geçmişte Museviler'i katledenler, insanlık onurunu çiğnediler, dün Bosna halkının onuru tüm insanlığın namusuydu, bugün Filistin'in onuru, tek tek tüm insanların onurudur. Her bir ulusun "ulusal onuru" da insanlık onurunun bir parçası olarak anlamlı ve değerlidir. Türkiye tüm hücreleriyle, kendi ulusal onuru ile insanlık onuru arasındaki bağlantıyı doğru kurarak Filistin meselesine sahip çıkıyor. Hakikaten gerçek bir insanlık sınavından başarıyla geçiyor Türkiye. Fakat kimilerinin ise ilk günden, Filistinliler'in ve Arapların geçmişte nasıl Türk düşmanı oldukları şeklindeki "tarih ve siyaset hurafesi"ni, tam da bugün dile getirmeleri çok ilginç. Buradaki "zamanlama", aslında bu iddiaları dile getirenlerin, insanlık onuru karşısındaki zaafiyetlerini ortaya koyuyor. "İnsanlık onuru"ndan koparılmış bir "ulusal onur" kurgulamanın çabası içine giriyorlar. Türkiye'nin kollektif aklı ve Anadolu'nun derin vicdanı, asla prim vermez bunlara. Dün zulümden kaçan Museviler'e sahip çıkan o akıl ve vicdan, bugün "Filistin'in onuru"nun, "insanlığın namusu" olduğunu, kendi varoluşunun en temel parçası olarak bilir. "İnsanlık onuru"ndan kopmuş, ya da en iyi deyimle "insanlık onuru" karşısında özerkleşmiş bir "ulusal onur" olabileceğini el altından söylemeye çalışanların tarihsel hurafelerini, dün Cengiz Çandar nefis bir yazıyla yerle bir etti. Ama esas mesele, hastalığı asıl sebebi, bu iddia sahiplerinin yanlış tarih ve siyaset bilgisine sahip olmalarından kaynaklanmıyor. Esas sorun ahlak sorunudur. Ahlak sadece özel hayata ve ilişkilere ait bir alan değil. Düşünme biçiminin ve siyaseti algılama tarzının da bir ahlakı vardır. Filistin sorunu, tüm insanlık sorunları gibi, herkesin yüzüne bir ayna tuttu. Türkiye bu sınavdan ezici bir şekilde doğru geçti. Bu sınavda çakanların gündemi ise, çok uzun zamandan beri Türkiye'nin kollektif aklının ve derin vicdanının gündemi değil zaten.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |