|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Olup bitenlerin bir yanından bakarsanız; bütün sorunlarını çözmüş, ekonomik dengeleri yerli yerine oturmuş, insanlarının refah ve sosyal güvenlik problemini çözmüş bir ülkede yaşadığınızı zannedebilirsiniz. Bütün diğer değişkenleri yok sayarsanız sistemin; RP, Erbakan, FP, Tayyip Erdoğan eksenine ya da her türlü yenilikçi fikre karşı taarruzundan bu sonuç çıkar. Ve insanlar da bir an için, bütün sorunların üstesinden gelinmiş, kalıcı bir istikrar elde edilmiş ve şimdi de bu istikrara düşman unsurlarla mücadele edilen bir ülkede yaşadıkları hissine kapılabilirler. Elbette böyle bile olsa, bir demokraside bizdeki gerekçelerle bir siyasi hareket ya da bir lider baskı altında tutulamaz. Ama zaten, böyle müreffeh bir ülkede de yaşamıyoruz. Çünkü, bir ülkenin zenginleşmesinin olmazsa olmaz şartı o ülkenin özgürleşmesi, kapılarının çeşitliliğe ve fikir hürriyetine ardına kadar açılmasıdır. Dünyada bu tecrübenin dışında kalan ülkeler ancak, sahip oldukları doğal zenginlikleri sınırlı sayıda elde muhafaza eden diktatörlüklerdir. O ülkelerde totaliter baskı, zenginliğin yöneten kitlenin elinde kalmasına yarar; bizim gibi ülkelerde ise eksik demokrasi, kaynakların yolsuzluklarla dağılımını perdeler. Zenginliğin ilk kuralı demokrasi, demokrasinin ilk kuralı da bütün farklılıklara tahammüldür... Tabi ki, alternatif bir siyasi hareket boy gösterdiğinde ona karşı "ulusal çıkarlar, bölünmez bütünlük" gibi, her defasında gerçeği gizlemek adına kullanılan mavralara sığınılmadan. Hiçbir demokraside kitleselleşen siyasi hareketlerin, sistem üzerinde bölücü etki yaratacakları varsayımı ileri sürülemez. Sürülürse, orada demokrasiden söz edilemez. Demokrasinin kuralı bu olduğu için, vatandaşına yıllık kişi başına 23 bin 760 Dolar gelir sağlayan Fransa rejimi; Le Pen gibi Avrupa'nın en sağcı politikacısının, başkanlık yarışında son ikiye kalmasına tolerans gösterebilmektedir. Peki, vatandaşına yıllık ancak bin 600 Dolar gelir temin edebilen ve üstelik bu rakamın yarınının ne olacağı dahi belli olmayan Türkiye'nin, sözgelimi Erdoğan gibi siyasi merkezin ortasında bulunduğu besbelli olan ve bu durumu da kamuoyundan yansıyan destekle teyid edilen politikacılar üzerinde kurduğu baskının anlamı nedir? Bu ülkede başbakanlık, bakanlık, belediye başkanlığı gibi görevlerde bulunmuş ve merkezin değerleriyle çevrenin taleplerini birleştirme konusunda kariyerlerini ispatlamış politikacılara "aşırı uç" muamelesi yapmak, ancak ve ancak bir korkunun eseri olabilir. Avrupa demokrasileri hiçbir komplekse kapılmadan en aşırıları dahil bütün siyasi unsurları daire içinde tutmayı başarırken, bizdeki merkezi yapı, kendi düşüncesinden küçük farklarla da olsa ayrılan siyasetçileri dışlamayı, onları "meşru siyaset" dairesinin dışında tutmayı alışkanlık haline getirmiş bulunuyor. "Derin devlet" ve merkezi oligarşi, bunu iktidarlarının devamlılığı endişesiyle yapmaktadır. Bu uğurda halkı, yıllık bin 600 Dolar gelire mahkum etmeyi önemsememekte; bunu sorgulayanların sofrasına da ısıtıp ısıtıp "milli birlik, bölünmez bütünlük" edebiyatını sürmektedirler. Ancak, baskılara artık alışmış olmamız, Erbakan'a yapılan ve yapılmakta olan, Erdoğan'a karşı da her gün bir yenisi piyasaya sürülen; öte yanda Kürt politikacıları da hedef alan baskı unsurlarının inanılmaz derecede hukuk dışı, hatta ahlak ve centilmenlik dışı olduğu gerçeğini değiştirmez. "Derin devlet", yani kendilerini ülke çıkarlarının bekçiliğine adayan kişi ve gruplar her ülkede bulunabilir. Ama bu bekçiliğin sınırları kanunlardır ve mutlaka demokraside başlar, demokraside de biter. Bakın, Le Pen'i son ikiye bırakan Fransa'nın müteveffa Cumhurbaşkanı Mitterand yıllar önce ne diyordu: "Bunca yıldır devlet görevi yapıyorum. Hiçbir yerde devletin gizli çıkarlarına, hükmet-i hükümete rastlamadım. Birileri bunu gerekçe olarak ileri sürüyorlarsa, anlayın ki, hukuk dışına çıkabilmek için yalan söylüyorlardır." Bugün Fransa şaşkın! Ama rejim elden gidiyor diye bir korkuları yok. Şaşkınlar zira, Fransızlar'ın büyük çoğunluğu başlarında Le Pen gibi birsinin bulunmasını istememektedir ve büyük bir ihtimalle onu 5 Mayıs'ta sandığa gömeceklerdir. Ama, herkesin aynı arenada, aynı koşullarda yarıştığı özgür bir seçimden sonra. Le Pen için de onlarca dava açıldı ve cezalar verildi ama, bunların hiçbirisi onu siyasi yasaklı yapacak kadar "çağ ve demokrasi dışı" bir gözükaralığa varmadı. Fransızlar, Le Pen'den kurtulurken demokrasiden taviz vermek istemiyorlar. Çünkü o demokrasi Fransa'ya sadece Cumhurbaşkanlığı seçimleri için lazım değil. Zenginleşme için, üretim için, sanat için, moda için, edebiyat için, düşünce için; kısacası, Fransa'yı Fransa yapan herşey için demokrasiye ihtiyaçları var. Biz ise, kaynağı belli olmayan korkular yüzünden, hem ülkeyi fakirliğe mahkum eden hem de alternatifsizleştirilen bir siyasi yapıya rıza göstermeye devam edeceğiz. Burada artık duralım.... Türkiye'yi hem fakirliğe ve hem de aynı anda siyasi kaos ve daralmaya mahkum eden iradeye kimse ses çıkaramıyorsa bile; bu iradenin bizzat kendisi, kendisine "dur" demelidir. İrade sahipleri gerçekten ülkenin çıkarlarını düşünüyorlarsa tabi...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |