|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
- "Ben görmediğim birşeye inanmam, peki ya siz?" Böyle bir suâl karşısında kaldığınızda nasıl bir cevap verirsiniz, neler söyleyebilirsiniz bilemiyorum ama geçen gün böyle bir suâlle karşılaştığımda ben şu cevabı vermek cüretinde bulundum: - Ben de! Ve ekledim: - "Ben görmediğim Rabbe kulluk etmem!" ... Görmek... 'Görmek' denince ne anlaşılır? Ne anlaşılmalı? Bazıları 'görmek' deyince, en, boy ve derinliğe sahip üç boyutlu nesneleri görmeyi anlıyorlar ve bu nedenle de ancak gördükleri şeylere inandıklarını ('var' kabul ettiklerini) söylemeyi bir marifet biliyorlar. Herkes gördüğünden, görebildiğinden mesûl... Kimin neyi var ya da yok kabul ettiği en nihayet kendi seçimi... Dünyasının büyüklüğü ya da zenginliği de öyle... Yani kendi kabının, kendi hacminin büyüklüğüyle orantılı... Kur'an'ın tabiriyle böyleleri "dünyanın bir tek zahirini" bilirler; bir başka deyişle görülecek olanı salt gördüklerinden ibaret addederler ve görmediklerini, göremediklerini 'yok' sayarlar... Ateizm hâlâ –ki esasen her zaman öyleydi– ucuz popülizme malzeme temin eden bir hamâkat savunusu olarak endamını gösterdikçe, var'ın değil sadece, yok'un da kıymetinin düştüğünü görmek inanın hiç de hoş değil. "Ben Tanrı'ya inanmıyorum" ifadesiyle söze başlayanlara ne zaman gelsem, içimden (Allah beni affetsin) "İyi ki inanmıyorsun!" demek geçiyorsa da hemen şeytanımı başımdan defedip nefsimin beni böyle günaha sürüklemesine fırsat vermemeye çalışıyorum. Basitçe ifade edildikde, başkalarının düşüncelerine ya da inançlarına saygı duymak gibi yapmacık bir hoşgörü ilkesine istinaden değil elbette... Sadece olanın olması gerektiğine inandığımdan... Çünkü 'hamâkat' aslâ sırtı yere getirilemeyecek, yenilemeyecek bir rakiptir. (Siz ömrünüz boyunca hiç hamâkata galebe çalan bir babayiğide rastladınız mı? Ben rastlamadım.) Peki ya 'gaflet' için de böyle söylenebilir mi? Hayır, gaflet perdesi kalkabilir, sadece biraz gayret, biraz liyakat, biraz da nasib lâzım. Gayret yoksa, kapılar açılmaz; hem de kimseye açılmaz. Gayretin olması yeterli mi? Ne yazık ki tek başına gayret de yetmez; ayrıca liyakat ve nasib de lâzım. 'Okul' sözcüğünü duyunca aklımıza ilk ne gelir? Bir okul binası elbette... Lâkin okula gittiklerini ya da bir okula devam ettiklerini söyleyenlerin, sadece bir binanın içine girdiklerini ya da bir bina ile aralarındaki münasebetin sürekliliğini dile getirdiklerini düşünürsek herhalde düşüncemizde isabet etmiş olmayız. Çocukların 'okul' deyince okul binasını akıllarına getirmeleri tabii ise de hiç değilse yetişkinlerin biraz yukarıdan seyretmelerini beklememizden daha tabii ne olabilir? Herhalde olamaz! (Aman yarabbî, verdiğim şu misâle bak!) Hamakat sahipleriyle tartışmanın veya onları ikna etmeye çalışmanın da bir hamakat alâmeti olduğu muhakkak ise de buna karşın sanmamalı ki gaflet ehli için mesaî sarfetmek, zaman israf etmektir. Evet, çabalarınız bir netice vermese bile mesai sarfetmek, zaman israf etmek değildir! Görmediği şeye inanmadığını söyleyenlerin halini hadi biraz anlamak mümkün... Peki görmediği şeye inananlara ve/veya inandığını görmeye çalışmayanlara ne diyeceğiz?!? İnanın asıl cevabının verilmesi gerekli olan suâl bu! İnancın/inançların hesabı verilmesi gereken bir tutum olmaktan ne zaman çıktığını hiç düşündünüz mü? Bir düşünsenize, karşıtlarınız ne zamandan beri sizin sadece 'inanıyorum' demenizi yeterli görür oldular? Evet bir düşünün bakalım, onlar ne zamandan beri sizin inançlarınızı temellendirmenizi umursamaz oldular? Ciddiye alınmanıza gerek olmadığı andan itibaren; yani inançlarınız başkalarını ilzâm etmez olduğu günden beri... O halde şikayete gerek yok, bakın ne güzel hep birarada yaşayıp gidiyoruz işte.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |