T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Bu kadar çarpıtma olmaz ki!..

İş artık rayından çıktı. Öyle, sağlıklı ve objektif bir değerlendirme ile, sağlıklı bir sonuç alma dönemi de çok gerilerde kaldı. Halbuki, çağı yakalamak ve Türkiye'nin yüzü, XXI. yüzyıldan itibaren çok seslilik içinde demokratikleşmek için umut ışıkları vardı, deniyordu.

Şu bizim "Kasımpaşalı" diye diye bitiremedikleri Tayyip Erdoğan'ın "yazgısı"na bakınız!..

Her şey olurdu da, "ordu düşmanı" diye lanse edilmesine aklım, fikrim ermezdi, diyesim geliyor.

Tayyip Erdoğan'ın, lise yıllarında, bir arkadaşım, askerdi, Halıcıoğlu'nda!.. Derdi ki, "geceleri fırında ekmek kokusuyla yatar, amma sabah, eğitimde Haliç'in "bok kokusu"yla sahilde dolaşırdık!"

Evet, böyle bir yerden çıkan Tayyip Erdoğan, hayatı boyunca, sürekli yaşadığı, komşularının her sabah kokularla boğuşup, Haliç'teki eski günleri özlediği ortamlarda, deniz kuvvetleri kadar, levazım ve piyadelerin, en çok rahatsızlık duyduğu yerde, bir "mavi gözlü" genç çıkar da, bu kokudan herkesi kurtarır, derlerdi! Bir Dalan çıktı, gözleri gibi olacaktı, mavi Haliç olmadı!.. Onu "Kasımpaşalı Tayyip" yaptı!..

Ve Tayyip Erdoğan, dört buçuk yıl, İstanbul'a hizmet etti! Bu öyle hafife alınacak bir "hizmet" değildi.

Asırlardan beri akıp gelen bir kültür ve uygarlıklar kentiydi İstanbul!.. Orada, sivil kurumlar kadar, askerî birlik ve garnizonlara da "hizmet" götürülmeliydi!..

Deniz, hava ve kara ulaşımı ile yerleşim hizmetlerinde, ilk önce bu büyük "metropol şehir"de, "askerin rahat ve hizmet alanı" düşünülmeliydi. O zaman da, merkezi hükümetten çok, İstanbul'un seçilmiş başkanının rolü ana noktayı teşkil ederdi...

AK Parti Lideri'nin başkanlık yaptığı yıllar boyunca "başkanlık önünde" birçok resmî ve askerî araç, komutan ve görevlinin girip çıktığını biliyoruz.

Hizmet müddeti içinde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Tayyip Erdoğan, acaba kaç "1. Ordu Komutanı" ile çalıştı?

Bu "komutan"larla, resmî geçit ve kokteyllerden başka, hiç mi bir temas ve görüşmesi olmadı?

Veya, Genelkurmay Başkanı olacak, düzeye gelene kadar, Birinci Ordu Komutanlığı yapmış olan bir "zat-ı muhterem", hiç olmazsa, bir Çevik Bir kadar, İstanbul'a ordu komutanı olup belediye başkanı ile iyi bir diyaloğ içinde olmalıdır, yaklaşımına sıcak bakmalıydı!

Öyle ya, askerin, birlik ve garnizonların mesken sorunu yok muydu?

Su veya yol problemi var mıydı?

Birliklerine yakın diye, birçok subayın, İkitelli'deki konutlardan "daire" aldıklarını biliyoruz.

Ve İstranca'dan itibaren, şehrin merkezine kadar uzatılan borulardan, hangi askerî birliğin veya lojmanın müstefit olması için, birlikte çalışma yapıldığını, hatta Boğaz'da bir takım medya beyi ve yazar bozuntusunun ağa babalarının yalı ve köşkleri ucuzlar diye, subay ve emekli amiral ve generallerin evlerinin yıkılması için, yer altı fiskoslarını ta başkanlığa kadar taşıdıklarını; aksine, belediye başkanı Kasımpaşa'dan gelen çocukluk anılarının etkisiyle, "asker bizim her şeyimiz, herşeye layıklar, levantenler kadar, emeklilerimiz de Boğaz manzarası içinde emekliliklerinin tadını çıkarma hakkına sahipler" dediğini duyardım.

İşte bunlara şahit olanlar, konuşacaklarsa, bugün konuşsunlar!.. Hatırat bırakacaklarsa, bugün ip uçlarını verip, Haliç'te temiz havayı solumaya, Boğaz'da yeşillikler içinde ömür sürmeye ve Trakya'da askerin "akan musluklar" altında duş almaya vesile olanların başında Recep Erdoğan'ın olduğunu ilan ile, "kimin asker ve ordu düşmanı" olup olmadığını tartışacağına, bu "vatan hizmet ruhu" ile çırpınıp duran, Recep Tayyip Erdoğan'a, ayrıcalıklı olmayacak şekilde, en az Ecevit, Yılmaz ve Bahçeli kadar fırsat verip, ülkeye nasıl hizmet edeceğinin fırsatını verme onurunu taşısınlar!

Sanırım, utanılacak, öyle gülünecek ve bir kat daha da demokrasimizin geriye gidişine delil olarak saptanacak gürültülerden çekinelim!..

Geçmişte, RP'nin kazandığı oy potansiyeli üzere, bir türlü hükümette yer almaması için, Batı'dan örnek verenler, sürekli İtalyan Komünist Partisi'ne kafalarını takıyorlardı: Bu parti oy alıyor, üyesi de var, amma bir türlü İtalya'da koalisyonlara alınmıyordu. Öyle ise, RP de öyle olmalıydı!

Bu sefer, bir Le Pen çıktı ortaya... Bizim için ister Faşist olsun, ister Nazi!.. Fransız kültürü ve sosyal yapısının ürünü bu "Mösyö" Le Pen!.. Bizim, AK Parti veya SP'yi, bu "İslam düşmanı"na keşbih edenler, en az Le Pen kadar "lümpen"lik yapan, uşaklardan farksızdır!..

Bu bakımdan, Fransa, "rezillikler ve satılmış Fransızlar'ın Nazi şakşakçılığı üzerine press uygulamaları" ile ünlüdür!

Bu durumda, dikkatleri başka tarafa çekip, ülke üzerinde oynanmak istenen tarihî ve hayatî oyunları kaynağında boğmak için, genç ve sağlıklı dinamik kadrolara siyasetin yolunu açmalıdır!..

Bu yolda, korku ve vehim içinde olanlar, en çok "Tayyip fobisi" ile yatıp uyurlarsa, bir gün şaşı değil, lal ü ebkem, ama ve sağır olarak uyanırlar.

Çünkü, değil duş almak, traş olmak için su bulamayanlara isale hattını döşeyen, askerî araçların saplandığı çukur yolları asfaltlayan, garnizonlara bağlayan bir Tayyip Erdoğan'ın "ordu ve asker düşmanı" olduğunu söylemek için, insanın istihbarat kaynaklarını kaybetmesi gerekir!.. Çünkü belgeler ortada, şahitler de!..

NOT: Milliyet'in yalanları

1) Dünkü Milliyet'te "Osmanlı 700. Yılı Çevresindeki Kitabım" ile ilgili haberde, "110 milyarlık utanç fermanı" diye başlık atılmış ise de, bunda utanılacak bir şey yoktur.

2) Haberi yazan gence "Her baskısından değil sadece bir baskısından bir iki bin dolar aldığımı söylemiştim." O genç gazeteci işi anlayamadı!

3) Kitapta sadece birkaç gravür ve belge yok ki!.. Değerini de anlamaları mümkün değil! Bir de muhterem İlber Ortaylı ile "popüler" tarihçilik yapan Murat Bardakçı'ya göstersinler, bakalım ne cevap alacaklar!

4) Kitabı yazdığımda, "Millî Gazete başyazarı" idim. "Yeni Şafak yazarı" demek suretiyle, işi bir başka noktaya çekmek gibi bir garabet içinde haber yazıldığı anlaşılıyor ki, şu anda Yeni Şafak'ta yazmaktan dolayı da iftihar etmekteyim!

5) Milliyet'in genç muhabiri, aynı konuda, bundan birkaç ay önce de arayıp, Kiptaş'takileri de rahatsız etmişti. Gereken bilgiyi almasına rağmen, yine de tatmin olmamış ki, "Patronlarına söyle, DOĞAN Kitap benim de kitablarımı bassın, onlar bakalım ne kadar telif verecek" diye de bir espride bulunmuştum!

6) Ben, 96 sonu itibariyle, İBŞB'de "Kültür ve Basın Danışmanı" olarak sözleşmeli çalışıyorum. Sayın Erdoğan'dan başlayan hizmetim, şu anda da sürüyor! Milliyet'in muhabiri, ne kadar aylık aldığımı öğrenmek istemiş, yanıma davet ettim, gelmedi, yüzü tutmadı. Amma "Kültür ve Sanat Ürünleri A.Ş."ye telefon etsin, elime ne geçtiğini kolayca öğrenir!

7) Milliyet böyle yayınlara devam etsin de, bizim "kıdem ve ihbar tazminatımız"la işimize son verilir, biz de rahat ederiz!..

8) Bir de şunu düzeltelim ki, bu kitabı, "Kiptaş" bize "hazırlatmadı." Bu eseri, biz 30 yıllık birikimimiz ve çalışmalarımızın bir kesiti olarak ortaya koyduk ki, yaptığımız çalışmaların boyutunu anlamalarında Colombia Üniversitesi ile Sorbon'un kütüphaneleri en büyük şahitliği yapacaktır.

Şöyle bir tıklasınlar, göreceklerdir!


www.sadikalbayrak.com

28 Nisan 2002
Pazar
 
SADIK ALBAYRAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED