T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
İşte gerçek yüzleri: "Ya asimile olacaksınız; ya da yok edileceksiniz"!

"Küreselleşme, hem Batı-dışı toplumlar, hem de -özellikle de- müslüman toplumlar için orta ve uzun vadede bir imkandır. Kürselleşme kısa vadede, hakim güçlerin işlerine yarayabilir. Ama küreselleşmenin ikinci evresi veya raundu, dünya üzerinde siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri hegemonya kurmak isteyen ABD gibi aktörlerin aleyhine işleyecektir. Çünkü küreselleşme sürecinin ikinci evresi, ABD gibi temel kaygıları, kendi hegemonya alanlarını genişletmek ve çıkarlarını pekiştirmek isteyen aktörlerin gerçek niyetlerinin ve kaygılarının ne olduğunun anlaşılmasını kolaylaştıracak ve bu da sonuçta ABD gibi küresel aktörlere karşı küresel ölçekli siyasi, ekonomik ve askeri tepkilerin geliştirilmesini ve blokların oluşturulmasını sağlayacaktır."

Yaklaşık dört yıl önce dillendirdiğim bu saptamalarımın tahminimden de erken ve hızlı bir şekilde gerçekleşmeye başlaması beni bile şaşırtıyor.

Küreselleşme söyleminin baş aktörü ve uygulayıcısı ABD'nin gerçek niyetinin ve kaygısının dünya üzerinde insan hakları, demokrasi ve özgürlüklerin yaygınlaştırılması değil, aksine, kaba güce başvurarak dünya üzerindeki hegemonyasının ve çıkarlarının alanını genişletmek olduğu anlaşıldı. ABD, amacına ulaşmak için her yolu denemekte hiç bir sakınca görmüyor. İstediği yeri, istediği zaman ve istediği şekilde bombalamayı; seküler dünya düzenine itiraz eden her tür aktörü acımasız bir şekilde cezalandırmaktan çekinmiyor. Bu nedenle, varoluşunun ve patronu olduğu, yoksulluğun, sefaletin, haksızlıkların, zorbalıkların küreselleşmesinden ve yaygınlaşmasından başka bir işe yaramadığı artık tüm çıplaklığıyla gün ışığına çıkan seküler dünya düzenine karşı çıkan, itiraz eden tüm aktörleri ve söylemleri kendisine düşman tayin ediyor.

ABD, dünya üzerinde kurmaya çalıştığı ama çoktan düzensizliğe, kaosa, haksızlıklar ve hukuksuzluklar düzenine dönüşen "yeni dünya düzeni" olarak adlandırdığı hegemonyayı kolaylaştıracak tek şeyin dünya üzerinde seküler söylemleri ve seküler sistemleri desteklemekten geçtiğini düşünüyor. Ve orta ve uzun vadede seküler dünya düzeninin önündeki en büyük engelin İslam ve İslami söylemler olduğunu çok iyi bildiği için soğuk savaşın sona ermesinden sonra kendisine küresel düşman olarak tayin ettiği ve fundamentalizmle, terörizmle, kan emicilikle özdeşleştirmek için yoğun çaba gösterdiği İslam'ın siyasi, ekonomik, kültürel ve düşünsel bir aktör olarak yeniden tarih sahnesine çıkma teşebbüslerini yok etmek için tüm yolları deniyor.

Türkiye'de dünün eski tüfek solcularının bugün laiklik veya sekülerlik savunusu adına ABD'nin gönüllü misyonerliğine soyunmaları oldukça anlamlı ve düşündürücü. Sosyalizm, seküler bir ideoloji; ama bir gün solun kapitalist sapmanın, sömürünün bayraktarlığını yapan ABD'nin gönüllü misyonerliğini yapmaktan başka bir seçeneği olamayacağını elbette ki Türkiye'nin gerçek sosyalistleri hayal bile edemezdi. Ama bugün gelinen nokta burası ve seküler söylem varolduğu ve küreselleştirilmeye çalışıldığı sürece Türkiye solu, istese de istemese de ABD'nin seküler dünya düzeni söyleminin misyonerliğini yapmayı sürdürecek gibi görünüyor.

Küreselleşme, küreselleşen medya ve medyatik dil yoluyla kurmaca, hayali gerçeklikler icat ediyor ama aynı zamanda dünyadaki tüm toplumların dünyada olup bitenlerle şu ya da bu şekilde de olsa yüzleşebilmelerini kolaylaştırıyor. Örneğin ABD, küresel dünya düzeninin önündeki en büyük engelin İslam ve İslami söylemler olduğunu açık ve örtük şekillerde ilan ediyor. Artık aynı şeyin Türkiye'deki Amerikalılardan daha Amerikancı kesilen ve Türk medyasına hakim olan eski tüfek solcular tarafından da dillendirilmeye başlanması hem Türkiye'de hem de küresel ölçekte yapılmak istenen şeylerin kolaylıkla görülebilmesini kolaylaştırıyor: Artık dünya düzeninin söyleminde de, Türkiye'de resmen ve de medya yoluyla hakim kılınmaya çalışılan söylemde de tek sorunun, İslam'ın ve İslami söylemlerin sekülerleştirilmeye / protestanlaştırılmaya çalışılması olduğu gerçeği artık netleşmeye başlamış durumda: Amerikalılar, "ya asimile olacaksınız; yani sekülerleşeceksiniz; ya da sizi elimine (yok) edeceğiz" diyorlar. Aynı şeyi Türkiye'deki sekülerler de söylüyor ve üç dört yıldan bu yana İslam'ı kamusal (siyasi, toplumsal, ekonomik) hayattan uzaklaştırmaya çalışarak bu projeyi uygulamaya çalışıyorlar. Türkiye'de seküler sağcılarla seküler solcuların aynı noktada buluşması şaşırtıcı değil.

Seküler dünya düzeninin Türkiye'deki gönüllü ve de eski tüfek solcularının "ya asimile olacaksınız; ya da yok edileceksiniz" diyerek işi nasıl İslam düşanlığına dönüştürdüklerinin son örneğini buraya almak istiyorum. Tempo dergisinde, önceki hafta dünün eski tüfek solcularından bugünün seküler Amerikan misyonerliğine yükselen Faruk Bildirici ile Serdar Turgut'un nasıl ipin ucunu kaçırdıklarını gösteren birer yazıları yayımlandı. Burada Faruk Bildirici'nin yazısından bazı alıntılar yapıyorum:

"Kimileri inkar etse de, [Hizbullah cinayetlerini işleyen, Madımak Oteli'ni yakan] ve 11 Eylül'de uçaklı saldırı düzenleyenlerin ortak paydası İslam. Hepsi de cinayetleri İslam adına işlediklerine inanıyor, İslam öğretisinden besleniyorlar... Afganistan'da cihad için savaşa giden Talha ile herhangi bir müslüman arasında büyük bir fark yok. Eline silah alMAmış HERHANGİ BİR MÜSLÜMAN DA, aslında, Allah'ın iktidarının sağlanması konusunda Talha ile paralel düşünceleri paylaşır... Nitekim İslamiyet.. doğduğunda devlet yönetimi dahil olmak üzere yaşamın bütün alanlarını düzenlemek için ortaya çıkmadı mı? Elbette. Öyle olduğu içindir ki, önce Hz. Muhammet ve sonra da halifeler, devlet yönettiler, Allah adına fetihlere giriştiler! ...Eğer Müslüman ülkelerde laiklik ve demokrasi varolacaksa, bu, İslamiyet'i savunanların gönül rızasıyla olmayacak. Nasıl ki, Batı dünyası Ortaçağ karanlığından çıkmak için ÇATIŞMAK ZORUNDA KALDI ve sonunda Hıristiyanlık kiliselere çekildiyse, İslam dünyası da eninde sonunda BU ÇATIŞMAYI YAŞAYACAK. Hıristiyanlık gibi İSLAMİYET DE BU YENİLGİYİ YAŞAMAK ZORUNDA. Yenilecek ki, devlet yönetme iddiasından vazgeçip camilere çekilsin! ...İslamiyet'in kendi Rönesansını kendisinin gerçekleştirmesini beklemek boş bir hayaldir."

Bu satırlar, Türkiye'de kimi çevrelerin İslam'dan ne kadar nefret ettiklerini ve seküler dünya düzeninin hamisi ABD'nin nasıl gönüllü misyonerliğine soyunduklarını gözler önüne seriyor. Tıpkı Amerikalılar gibi bizimkiler de "ya asimile olacaksınız ya da yok edileceksiniz" diyerek gerçek yüzlerini ortaya koymuş oluyorlar! Tüm bunlar, İslam'ın siyasi, kültürel ve entelektüel olarak yeniden tarih sahnesine çıkması karşısında duyulan ilkel bir panik psikolojisinden başka bir anlam ifade etmiyor.


14 Ocak 2002
Pazartesi
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED