|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Askerin konumu Türkiye siyasetinde hep tartışılır olmuş. "Asker milletiz" dediğimizde belki de her şeyi anlatmış oluyoruz. "Seyfiye"miz var Osmanlımız'da... Mustafa Kemal silah arkadaşlarına "Ya üniforma ya siyaset" demiş... Ve Cumhuriyet dönemi boyunca hemen her neslin nasibine bir ihtilal düşmüş. Başbakan ve bakan asılması gibi travmatik hadiseler yaşanmış asker-siyaset ilişkisi geriliminde. Sonunda iş gelmiş Avrupa Birliği ile ilişkiler çerçevesinde "Kopenhag Kriterleri" diye anılan bir reform paketine oturmuş ve Türkiye, önünde "askerin siyaset üstündeki etkisinin azaltılması" şartını bulmuş. Böyle bir şeyi Türkiye'de konuşmak da riskli, yasal çerçeveyi oluşturmak da, hiç şüphesiz uygulamak da... Bu yolda adım atabilmek için önce AB ile ilişkilerde tercih noktasına yaklaşmak, ardından da parlamentoda tartışmasız bir çoğunluk iradesinin bulunması gerekmiş. Ve o, Ak Parti iktidarına denk düşmüş. Ak Parti iktidarı AB'ye uyum çerçevesinde bir hayli adım attı, ama en kritiği muhakkak ki MGK ile ilgili olanıdır. Hem MGK'nın hem de Genel Sekreterliğin "misyon çerçevesi"ne ilişkin düzenlemeler askerin siyaset hatta tüm sistem üzerindeki ancak "vesayet" diye değerlendirilebilecek konumunu değiştiriyor. Böyle bir gelişmenin askerdeki etkisi ne olur? Belki askerin bir kısmı bunu, bütün demokratik ülkelerdeki askeri güçlerin statüsüne, yani "tabii misyona dönüş" şeklinde algılayacak, hatta askeri tartışma dışında tutacağı için olumlu bir gelişme olarak telakki edecektir. Bir kısmı da, muhtemeldir ki "rütbe tenzili" gibi görecek ve tepki duyacaktır. Kaldı ki, siyasetle bu kadar içli dışlı, üstelik bunu MGK ile kurumlaştırmış bir yapının değişmesinin, onun tarafı olmuş bir kurumda "rütbe tenzili" gibi görünmesinin hissi alt yapısı bulunması tabiidir. MGK ile ilgili düzenlemelerin ardından yapılan içerdeki-dışardaki bazı değerlendirmeler, daha çok "rütbe tenzili" hissiyatını besleyici mahiyet taşıyor. Böyle bir hissiyatı nasıl bir yaklaşım besler? Sanıyorum şöyle: -Düzenlemeleri yapanlar, zafer kazanma duygusuyla hareket ederlerse... -Düzenlemelere taraftar çevrelerin yorumlarında, ordunun yenildiği gibi değerlendirmeler yapılırsa... -Düzenlemelere karşı olan çevreler, ordunun duygularını kışkırtmak için "şimdi vatanı kim koruyacak?" yollu tavırlara girişirlerse... Düzenleme AKP'nin inisiyatifi içinde gerçekleşmiştir. AKP, askeri cenahta Refah'la bağlantısı hâlâ saklı tutulan bir siyasi oluşumdur. 28 Şubat henüz canlıdır. Dolayısıyla AKP inisiyatifindeki bir "misyon daraltması"nın daha özel bir hassasiyet oluşturması beklenebilir. Hele AKP kadroları, bir meydan okuma, rövanş alma havasına girerlerse... İşte AKP kadroları bunu yapmamışlardır. Aksine, başından bu yana askerle ilişkileri hassas bir üslupla yürütmeye itina etmektedirler. "Hassas" ifadesinin içi, askerin hassas olduğu konuları kaşımamak, onun alanına giren hususlarda mutlaka onun görüşlerine başvurmak, ama kendi iktidar alanını koruma noktasında da tavır sahibi olmak... Belki AKP'nin en zor yapabildiği şey, en sonuncusudur, çünkü alışkanlıklar varsa ve bunları yaptığınızda gerilim kapıda ise, biraz tereddütlü davranmanız tabiidir. O yüzden AKP'nin adımları da biraz tereddütlüdür. Ama nihai iradesinin kendisine teslim edilmiş bulunan parlamento gücünü gerektiği her durumda kullanmak olduğu açıktır. Burada Parlamento grubunun duruşunun da çok belirleyici olduğunu teslim etmek gerekir. Başbakan Erdoğan'ın Yüksek Askeri Şûrâ toplantılarına daha bir özenin ifadesi olarak her gün katılması, hem siyaset-asker ilişkilerindeki yeni hukuki çerçevenin "uygulama"ya akseden boyutu, hem de gerilimden ve kompleksten uzak bir ilişkinin yansımaları olarak görülebilir. MGK statüsündeki yeni düzenlemeye "ordunun yenildiği" şeklinde bir değerlendirme daha çok Batı basınında ortaya konmuştur. Bazı gazetelerde olay "Ordu kalbinden vuruldu" ifadesiyle verilmiştir ki, bunun oldukça yaralayıcı olması beklenebilir. Bazı Avrupalı liderlerin-AB görevlilerinin aşırı hayranlıkları da, her yöne çekilebilecek "zafer şenliği" olarak algılanma riskine sahiptir. Bir de "Şimdi vatanı kim koruyacak?" söyleminden söz etmek gerekiyor ki, bu da içerdeki bir muhitin "ağıt" görünümlü kışkırtıcılığıdır. Türkiye'de "Askerci" diye nitelenebilecek bir kesimin hep yedekte, çağrılmayı bekleyen bir asker korumasının mevcut bulunmasından yana olduğu biliniyor. MGK statüsü, 28 Şubat'ta bu kesimde böyle bir davet için bulunmaz imkan verdiği kanaatini doğurmuştur. "Şimdi bu fırsat gidiyor, askeri nasıl çağıracağız?" paniği yaşanmıştır. Ve askerin zihninde bir ukde üretebilmek için "Şimdi sistemi kim koruyacak?" yollu çığlıklar atmışlardır. Bu iki çizgi, fevkalade tehlikelidir. "Ordu yenildi" söylemi de, "Sistemi kim koruyacak?" söylemi de, kışkırtıcıdır ve hayır umudu taşımayan yaklaşımlardır. Bu kışkırtmalara kapılanlar da sonuçta ne kendilerine ne de bağlı bulundukları kuruma hayır getirirler. Askerin siyasetle ilişkisinin en aza indirilmesi asker için hayırlıdır. Ve tüm bu düzenlemeler, ancak asker için ve memleket için hayırlı olduğu gerekçesiyle yapıldığı takdirde sağlıklı olur. Askeri yenmek Türkiye'ye hayır getirmez. Asker kendi özgün misyon alanında her zaman güçlü olmalıdır. Asker her zaman Türkiye'nin olmazsa olmazıdır. Ve askerin gücü, sırf kendi alanıyla meşgul olmasındadır. Askerin siyasetten soyutlanmayı yenilgi olarak algılaması sağlıklı olmaz. Çünkü siyaset askeri her zaman tartışmalı hale getirmekte ve yıpratmaktadır. AKP askerle dengeli bir ilişki yürütüyor. Hem onun onurunu titizlikle koruyan, misyonuna saygı gösteren ve güvenlikle ilgili inisiyatifini özenle değerlendiren, hem de kendi iktidar alanlarına müdahaleyi önleyen dengeli bir ilişki... Bu dengenin oturması da zaman alabilir ama karşılıklı saygı ile yürütülürse, Türkiye kazanır. Hem askeri ile hem sivili ile...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |