AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
"Meğer insan, sesini bile özlermiş"!..

Alaeddin Özdenören'in son üç ayına damgasını vuran o menhus hastalığın yaşattığı 'yoksunluk'lar arasında, kuşkusuz en yaralayıcı olanını vurguluyordu yukarıdaki ifade..

İnsanın, kendi sesinden yoksun kalışındaki trajedinin doğuracağı hâlet-i rûhiyeyi düşünebiliyor musunuz?

Alaeddin Özdenören, son dönemini böyle bir hâlet-i rûhiye içinde geçirdi. Yiyemedi, içemedi ve fakat her hâlde en acısı, okuduğu şiirlere ayrı bir hava ve tat kattığını sandığım, kendi deyişiyle "kızların hayranı" olduğu sesini de kaybetti..

Bursa Tıp Fakültesi KBB servisindeki doktoru, daha ilk günkü tetkikte, hastamızın sağdaki ses telinin felç olduğunu ve bunun o menhus hastalığın tipik belirtisi sayıldığını söylemişti.. Hastahaneye geldiğinde, Alaeddin Özdenören'in sesi kısıktı zaten. Sonra, bir Pazar günü, çektiği nefes zorluğundan dolayı neredeyse boğulmak üzereyken, âcilen yapılan küçük bir operasyonla gırtlağına kanül takıldı ve sesini tümüyle yitirdi..

Alaeddin Özdenören, yakalandığı hastalığı kendisine pek yakıştıramasa da, kabullenmiş görünüyordu. Hastalığının niteliğini ve muhtemel sonuçlarını bildiği (Söylenenlere pek inanmıyordu ve kendisinin tesellî edildiğinin farkındaydı) hâlde, bunu büyük bir olgunlukla karşıladı ve o illetin hayatının seyrindeki doğal akışına hiç müdahale etme gereği duymadı: Ne beni buradan çıkarın, başka bir hastahaneye yatırın, dedi; ne de bana tabii ilâçlar temin edin, filanca yerdeki falan kişiye götürün.. Doktorlarına teslim olmuştu. Zira, doktorların elinden de işleyen Rabbim'di ve kendisi elbette, kadere boyun eğmek zorunda olduğunun bilincindeydi.

Onkoloji servisinde yatan diğer hastaların çektiği ıstırabın neden olduğu haykırış ve iniltileri duydukça, bir taraftan Cahit Zarifoğlu'nu ve Ramazan Dikmen'i hatırlıyor, diğer taraftan o tür büyük acılara düçâr kalmadığı için hâline şükrediyordu..

Radyo-terapi seansları öncesinde, saçlarının dökülebileceğini hesap ederek, benden şapka almamı istemişti eşiyle birlikte: Üç şapka getirdim, birini seçti ve fakat o şapkayı giymek hiç nasip olmadı kendisine.. Meğer, vücutta esas güçlü etkiyi gösteren ve hastayı dermansız bırakan radyo-terapi değil, kemo-terapi tedavisiymiş; iyi ki, bunu hiç yaşamadı Alaeddin Özdenören..

Bursa'dan Balıkesir'e dönmeden önce, benden bir tane hediyelik "Bursa çakısı" getirmemi istedi; üsteledim, sayıyı üçe çıkardı; dönüşte hediye vereceğini söyledi, biri de bana kalır, dedi.. 80 çeşit çakı modelinden bahseden dükkân sahibi, benim model hususunda bocalamam karşısında birini seçti, verdi.. Çakıları getirdim. Alaeddin Özdenören'in kafasındaki modeli tutturduğumdan emin değildim. Balıkesir'de çakıları hediye verdiğini duydum eşinden. "Bursa bıçağı"nın meşhur sayıldığını bilirdim ama, bir Bursalı olarak Bursa'nın çakısının da bıçağı kadar meşhur olduğunu bu sayede öğrendim..

Dış dünyayla ancak yazarak iletişim kurabilen Alaeddin Özdenören'in, iç dünyasında esen fırtınaları Allah'tan başka kim bilebilir?

Kendi ölümünü beklemek, nasıl bir his yumağıdır? 'Kalan süre'ye rağmen, kendi varoluşunu beslemek? Alaeddin Özdenören, bunu, edebiyata/şiire tutunarak yapmaya çalıştı..

"Öleceğimi sanıyorum, hemen olmasa da kısa bir süre, meselâ altı ay sonra" diyerek kâğıtlara not düşen Alaeddin Özdenören, hayatımda hissettiğim en yoğun/keskin acılardan/yaralanmalardan biri olan sözlerini de aynı sayfaya kaydetmişti: "Meğer insan, sesini bile özlermiş"!..

Not: Alaeddin Özdenören'in vefâtının üzerinden kırk gün geçmiş; bugün, O'nun 'kırkı'.. Allah, ganî ganî rahmet eylesin. Amin.. Rûhu için, bir Fatiha da siz okuyun lütfen!


4 Ağustos 2003
Pazartesi
 
İHSAN DENİZ


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED