|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Üniversitelerarası Kurul'un hükümet tarafından hazırlanan Yükseköğretim Yasa Taslağı'nı değerlendirdiği toplantının ardından açıklanan ve bütün üyelerin imzasını taşıyan ortak raporda şu hususa da dikkat çekiliyordu: "Temel felsefesiyle değerlendirildiğinde taslak, Atatürk ve devrimlerine bağlı, çoğulcu demokrasi, laik, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine getirdiği büyük çapta tasfiye yaklaşımıyla..." Ne dersiniz, Üniversitelerarası Kurul eleştirinin dozunu hepten kaçırmamış mı?! Bir kere herşeyden önce, eleştirinin ayakları hiç mi hiç yere basmıyor. Sözkonusu "Taslağın" çoğulcu demokrasi, laik, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine "büyük çapta tasfiye yaklaşımı" getirdiği de nereden çıktı? Rapor'da yer alan bu ifadeler ilk bakışta, hızla totaliter bir sisteme kayan bir ülkede haklı olarak bilim ve kültürün özerkliğini savunan bir protesto metnini hatırlatsa da, durum ne yazık ki böyle değil... Karşımızdaki manzara bunun tam da tersi bir durumu/tavrı yansıtıyor. Yani şunu: 12 Eylül askeri rejiminin ülkeye bir armağanı olan ve adına YÖK denilen kurumun yirmi yıldır "Üniversite"ye dayattığı otoriter-militarist ruhun içi tamamen "boş" birtakım "güzel sözler"le takdimi... Besbelli ki YÖK'ün komutası altındaki Üniversitelerarası Kurul, "otoriter-militarist" yöntemle şu kadar yıldır gönüllü-gönülsüz sürdürdüğü "işbirliği"ni bugünkü şartlar içinde "demokratik" bir talepmiş gibi sunmak istiyor. Bu nedenle YÖK meselesinin gündemi daha epeyce işgal edeceği anlaşılıyor. Zaten emin olun; YÖK ortadan kalkmadıkça bu tartışmanın arkası kesilmez... Çünkü bazı özel kurumlar gibi YÖK de, "düzeltilebilir" ya da "reforme edilebilir" bir kurum değildir. O bir "tarz"ın, bir anlayışın sembolüdür. Geçen yirmi yıl içinde ara ara ateşi söner gibi olsa da, konusundan bile koparak bambaşka bir kişilik kazanmıştır. O aslında "kötü kader"in ülkenin üzerine bıraktığı neredeyse bir "töz" sıfatı kazanmış orta boy bir "Leviathan"dır!.. Neyse, biz gelelim YÖK meselesine dair geçen hafta yayınlanan iki önemli yazıya: Yazılardan ilki başyazarımız Ahmet Taşgetiren imzasını taşıyor. Taşgetiren, 21 Ağustos tarihli "YÖK'ü ciddiye almak" başlıklı yazısında meselenin üzerinde pek durulmayan önemli birkaç cephesini tartışıyordu. İkinci yazı ise, Radikal'de Burhan Şenatalar imzasıyla yayınlandı (20 Ağustos). Prof. Şenatalar da, "AKP kadar YÖK de hatalı" başlıklı yazısında -hem de bir YÖK Genel Kurul üyesi olarak- okurlarına meseleye alışılmışın dışında farklı bir açıdan bakmayı öneriyordu. Şenatalar'ın yıllardır üniversite (ve dolayısıyla YÖK) konusunda düşünen-yazan bir öğretim üyesi olduğunu da hatırlatalım. Peki, bu iki yazıda yer alıp da, onları önemli kılan tahliller nelerdi? Taşgetiren, yazısının başlığını daha ilk satırlarda şöyle açıyor: "Hükümet YÖK'le ilgili düzenlemeyi yeterince ciddiye alıyor mu? Bu sorunun cevabını vermek gerçekten kolay değil. YÖK'le ilgili düzenlemeyi önemsediği muhakkak. Ama bunun gerektirdiği bir stratejik çalışmayı yaptığını söylemek zor." Taşgetiren'in bu çerçevede, YÖK tartışmasında, hadisenin "YÖK cenahının arzuladığı mecraya girdiğini" söylemesi de önemli. Yani gelinen noktada karşımızdaki manzara, bir yanda siyasi iktidar, diğer yanda ise üniversitelerin yer aldığı bir "cepheleşme görüntüsü"dür. YÖK'ü yöneten kadro bu yeterince "ciddi olmayan" süreç içinde, yıllardır üniversite camiasından tepki toplamasına rağmen tartışmanın yönünü kendi lehine çevirebilmiş ve akademik camia adına "meydan okuma ve eylem kotarma" noktasına gelebilmiştir. Taşgetiren'in Tasarı'nın sahibi Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in çabalarına ilişkin şu sözlerini ben de çok yerinde buldum: "Ama bir gözlemci olarak söylüyorum, onun YÖK girişimi de henüz artıya geçişi sağlayabilmiş değildir. Aksine YÖK adına odaklaşma ve tırmanma sürmektedir." Doğru bir gözlem ve tespit doğrusu... Gerçekten de, Hüseyin Çelik'in şahsında hükümet, YÖK ve "Üniversite" meselesinde olması gereken tartışmayı açamamış, kamuoyunu ikna edememiştir. Bu boşluk da -haliyle- kendisini bu sefer "siyasetten bağımsız üniversite" sloganıyla ortaya atan YÖK ve Üniversitelerarası Kurul tarafından doldurulmuştur... Taşgetiren'in yazısında yine Milli Eğitim'e yönelik şu eleştiriyi de önemli buldum: "Buna karşılık Milli Eğitim'in hazırladığı üniversite reformu tasarılarının arkasında hangi akademik kadronun bulunduğu -böyle bir ekip çalışması bulunduğu halde- net olarak ortaya konabilmiş değildir." Başyazarımız ne kadar haklı... Gerçekten de tasarıyı hazırlayan "ekip"in üzerine çökmüş bu "sır" perdesine ne gerek var? Sahibi-müellifi belli olmayan Üniversite Tasarısı olur mu? Nitekim, Burhan Şenatalar da bu hususa dikkat çekiyor: "Taslağın kimler tarafından hazırlandığı hâlâ bilinmiyor! Taslak kapalı kapılar ardında hazırlandıktan sonra 'Şu kadar sürede görüşlerinizi bildirin' yaklaşımı demokratik olmadığı gibi verimli de değildir." Şenatalar da çok haklı... Bu dönemde "kapalı kapılar ardında" taslak mı hazırlanırmış... Şenatalar'ın yazısını da yarınki yazıda gözden geçirelim.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |