|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İzmir Güzel Sanatlar'da öğrenciyken Türkiye'nin en cins ve en üretken akademisyenlerinden Oğuz Adanır Hoca, Saussure'ün "Genel Dilbilim Dersleri" ile Christian Metz'in "Sinema Göstergebilimi" metinlerini -deyim yerindeyse- hepimize "ineklettirirdi". Benim gibi "inekleme"ye direnen arkadaşlara -ki arkadaşların çoğu böyleydi- kök söktürürdü. Oğuz Hoca'nın kaygısını önemsiyorduk ama yöntemini benimsemiyorduk. Önemsiyorduk; çünkü Saussure, "dilbilim"de devrim yapmış bir adamdı ve "dilbilimsel göstergebilim"in "kurucu baba"sıydı. Metz ise film teorilerine göstergebilimin (semiyoloji'nin) ve Lacan'cı psikanalizin imkânlarını girdirerek film araştırmalarında çığır açmıştı. O yüzden Oğuz Hoca, Türkiye'de pek bilinmeyen bu iki büyük teorisyeni bize tanıtmak için çok çaba göstermişti. Yalnız ciddî bir sorun vardı: Saussure'ün metnini Öztürkçe rezaletinden ötürü anlamakta çok zorlanıyorduk. Üç küsur yıl okuduğumuz Saussure'ün metnini anlayabilmek bizim için tam bir işkenceye dönüşmüştü. Üniversiteden sonra İngiltere'ye gittiğimde ilk aldığım kitap, elbette, Saussure'ün metninin İngilizce'si oldu. Kitabı, bir solukta okumuştum! O vakitler bana yaklaşmamanızı önerirdim; çünkü o kadar tepem atmıştı ki, hem kitabı okuyor, hem de bize üç-dört yıl boyunca tam bir işkence yaşatan Türkçe çevirmene ve öztürkçeci gerzeklere bolca "küfrediyor" ve kahrediyordum. Saussure'ün metnini İngilizce'sinden bir haftada ve de zevkle okumuştum. Olacak iş değildi doğrusu! Tam üç küsur yıl, zihnimizi iğdiş eden bu öztürkçe manyakları, Türkçe'nin katilleri bunun hesabını nasıl verecekler bana ve nasıl geri alacağım o heba olan üç küsur yılı mı? Bu dil katliâmının, düşünce dünyamızı nasıl yoksullaştırdığını ve soysuzlaştırdığını bugün geldiğimiz noktaya baktığınız zaman çok iyi görürsünüz: Bu süre zarfında hem kendi dilimizle irtibatımızı kopardılar; hem de kendi kültürümüzle, düşünce, sanat ve medeniyet birikimimizle ilişkilerimizi târumâr ettiler! Bunu, düşman bile başaramazdı vallahi! Böyle şey olur mu? Dünyanın neresinde görülmüş böyle bir şey? Bugün bir İngiliz çocuğu, Shakespeare'i bile okurken anlamakta pek fazla zorlanmaz. Geçtik bir İngiliz çocuğunu... Murat Belge, bir vakitler, Shakespeare'i 13 yaşındayken İngilizce'sinden okuduğunu söylemişti! Bir Türk çocuğunun üç dört asır önce yazılmış bir Türk klasiğini Osmanlıca'dan okuyup anlayabileceğini düşünebiliyor musunuz? İnsanın havsalası bile almıyor değil mi? Dil meselesi, bu ülkenin geleceğiyle, güvenliğiyle ilgili, bir hayat-memat meselesidir. Ancak dil meselesi, bir ırk meselesi değildir; bir medeniyet meselesidir. Meseleyi, medeniyet dili olarak ortaya koyamadığımız sürece dil meselesini aslâ hâl yoluna koyamayacağımızı bilelim. Türkiye'de tabansız, dayanaksız, devşirme bir kültür ve medeniyet değiştirme projesi uygulamaya konuldu ve Türkiye'nin hedefinin Batılılaşma olduğu söylenegeldi. Dilimizi katleden, sekülerleştiren, içini boşaltan ve ruhsuzlaştıran şey, işte bu devşirme projedir. Ortaya çıkan şey ne, peki? Elbette ki, yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini yitirmiş, Batılı kavramların da içini boşaltan üçüncü sınıf bir devşirme kültürdür. Oysa tarih felsefesi, bize insanlık tarihinde hiçbir devşirme kültürün insanlığa özgün ve yaratıcı şeyler armağan edebilecek bir performans ortaya koyamadığını gösteriyor ve bunun aslâ mümkün olamayacağını söylüyor. Bizim müslüman olduğumuz zamandan bu yana kullandığımız dil, ırk dili değil, vahyin merkezinde yer aldığı medeniyet diliydi; o yüzden bu medeniyet dilinde büyük sanat, düşünce ve kültür eserleri ortaya koymayı başarmıştık. Dili, medeniyet eksenli değil de, ırk-merkezli kuran toplumlar o dillerini de yitirmekten aslâ kurtulamazlar. Macarlar ve Bulgarlar ilk aklıma gelen çarpıcı örnekler. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Felsefe Kongresi'nde "Türkçenin felsefeleştirilmesinden, felsefenin Türkçeleştirilmesi"nden sözetti. Hangi Türkçe'nin? Düşünce, kültür, sanat ve günlük hayat dünyamızı yoksullaştıran, ruhsuzlaştıran sekülerleştirilmiş, İslâm medeniyetiyle ilişkileri sıfırlanmış bir Türkçe'nin, tabii ki. Sayın Sezer'e sadece bir şey hatırlatmak isterim: Bugün Batı dillerindeki kelimelerin, ortalama yüzde 30-40'ı ortaktır. Üstelik de ortak olan kelimelerin kahir ekseriyeti kavramlardan oluşur. O yüzden hiç Fransızca bilmeyen bir İtalyan, Alman vesaire Fransızca bir metinle karşılaştığı zaman, en azından, o metnin neden bahsettiğini anlar! İngilizce'den tüm diğer Batı dillerine ait kelimeleri çekip çıkardığınız zaman, ortada İngilizce diye bir dil kalmaz! Böyle bir İngilizce'yle ne felsefe, ne bilim, ne de sanat yapabilmek mümkündür! Türkçe'den de bizim ortak medeniyet havzamızın dilleri olan Arapça ve Farsça kelimeleri ve özellikle de kavramları ayıkladığınız zaman, ortada felsefe yapabilecek, bilim yapabilecek, sanat yapabilecek bir dil kalmaz! Şu an olduğu gibi "sap gibi" ortada kalırız! Medeniyet dilimiz tarumâr edildiği, Türkçe sekülerleştirilmeye çalışıldığı zamandan bu yana dünya düşüncesine katkıda bulunabilecek seküler bir düşünür çıkarabildik mi? Medeniyet köklerinden koparılan, sekülerleştirilen bir dille yapılacak felsefe ve düşünce faaliyetiyle biz dünyaya nasıl bir felsefe ve düşünce armağan etmeyi düşünüyoruz acaba? Böyle bir dille Batılıların söylediklerini üstelik de üçüncü sınıf bir şekilde burada papağan gibi tekrarlamaktan başka bir yapamayacağımızı göremiyor muyuz gerçekten? Bizdeki bu üçüncü sınıf devşirme seküler kültürle düşünce üretmeye kalkışmak, bizi komikleştirmekten ve kendimizi hem de bile isteye palyaçolaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır! Bunu görelim artık! Bu ülkede güçlü bir düşünce geleneği geliştirmek istiyorsak, önce, esaslı bir medeniyet tasavvuru ve medeniyet dili geliştirmek zorundayız. Bir ayağımızı muhkem bir şekilde kendi medeniyet havzamıza, kültürel dinamiklerimize basmamızı, diğer ayağımızla da tüm diğer kültürlere, medeniyetlere ve ufuklara açılmamızı mümkün kılan Mevlânâ'nın pergel metaforunun önümüze ne denli yaratıcı imkânlar sunacağını tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum. Özetle, kendi olamayanlar, özgüven sahibi olamazlar; özgüven sahibi olamayanlarsa özgürlüklerini de yitirirler ve dolayısıyla başka kültürlerle aslâ yaratıcı ilişkiler kuramazlar; sadece başkalarının palyaçosu olarak yaya ve dona-kalırlar.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |