|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Geçen Pazar günü yayımlanan "Said Nursî: mecrâ mı, mâ-cerâ mı?" başlıklı yazımda düşüncelerimi 'gereğince' ve 'yeterince' açıklamış (açık kılmış) olduğumdan emindim. Hakikaten, söylemem gerekeni 'gereğince' ve 'yeterince' söylemiş olduğuma kani idim. Ne var ki posta kutusunda birikmiş mektupların miktar ve muhtevası, işbu 'gerekliliğin' ve 'yeterliliğin' sınırlarını benim gibi bir bezgini bile yerinden kaldıracak denli tarrakalara boğuverdi. Bazılarının elinde hazır-cevaplar var ve onlar tabiatıyla bu hazır-cevapların doğruluklarından kuşkulanmıyorlar. Bence iyi de yapıyorlar. Fakat buna rağmen ümitsiz bir çabayla çapalarını sallamaktan da kendilerini alamıyorlar ve her zaman olduğu gibi soru'nun yine muayyen bir cevab'a dönüşeceği, dönüşmesi gerektiği umudunu taşıyorlar. Bu, onların kendilerinin bileceği bir iş. Bilme'yi eylemeye tercih etmeleri için öncelikle hayret etmeleri gerekiyor. "Hep hayret! Hep hayret" demekle ve sadece hayreti tavsiye etmekle yetinmeyi isterdim. Yetinemiyorum. O halde soru'nun toprağa düşmesi için gereken tek ve biricik koşulu bir kez daha hatırlatmaktan kaçınmayacağım: önce hayret, belki sonra marifet! Mecrâ, suyun cereyan ettiği yer.. suyun aktığı yatak... suyun kaynağı... mâ-cerâ'ya, yani akan suya, yani suyun akışına güç ve kuvvet veren menbâ... özü gürleştiren âb-ı hayat... içtikçe çoğalan, aktıkça çağıldayan, çaylara, derelere, ırmaklara, nehirlere varlığını bağışlayan, onları ummana katılmaları için teşvik eden... başkası değil, sadece mecrâ... mâ-cerâ'nın ilk olarak kendisinden hareketle cereyan etmeye başladığı göze... belki sade, belki mütevazı ve fakat her haliyle ve her halde muhteşem... Hal böyleyken, yoluna birbirinden büyük fabrikalar kurup ummana katılmaları için güç ve cesaret verdiği o mübarek damlaları cafcaflı şişelere doldurmayı marifet sananlara ne gibi bir cevabı olabilir benim gibi bir soru işçisinin?!? Bazılarının elinde sadece cevaplar değil, sorular da var ve onlar cevaplar kadar sorular için de emek harcanması gerektiğini düşünüyorlar. Haklılar. Lâkin aslında soruları yenilemeye bile gerek yok, yinelemek dahi yeter! Çünkü yinelendikçe sorunun şiddeti artar. Soruları bıkmadan, usanmadan yinelemeli ve her defasında sorunun âsumana yükselen şiddeti sayesinde artan hayretimizle açılan marifet kapısından geçip aynanın arkasındaki sırra ellerimizi değdirmenin hazzına ermeli! Esasen cevap zannettikleri bile cevap suretindeki sorulardan ibaret. Sorusu olmayanların ellerinden cevapları almak gerekmez. Bu doğru. Fakat ellerindeki cevapların ne işe yaradığını bilmeyenlere yardımcı olmak için evvela onlara soru sormayı öğretmeli. Binaenaleyh "Hangi soru verdirdi bu cevabı?" sorusu sorulmadıkça eldeki cevapların hiçbir işe yaramayacağı gösterilmeli. Soru'nun toprağa düşmesi umuduyla o tek ve biricik koşulu yinelemek gerekiyor: yine hayret! Mâ-cerâ'nın maceraya dönüşmesinden duyduğu endişeyle titreyen kendi halinde bir parmağın işaretini "şakirdâna yöneltilmiş bir itham" gibi algılayanları aslâ umuma teşmil etmiyor ve böylelerini, aslında kapakları açılıp tam da mecrâ'daki mâ-cerâ'ya karışmaları gerekirken birtakım sevimli plastik şişelere dolduruluvermiş sınırlı numuneler arasında addediyorum. Hep yapılageldiği üzere soru'ya "cevap vermek", soru'nun asaletini bırakıp "cevaba dönüşmek" ve dahî soru'nun o hayret-engiz tevazûunu terkedip "cevaplaşmak" yerine, yani sâkinlerini memnun etmekten başka işe yaramayan limanlara yanaşmayı marifet sananların yaptığını yapmak yerine, mûtadımız üzre biz yine soru ummanının ortasında canımıza okuyan o sıkıntıcı dalgalarla boğuşmayı yeğleyelim; yine soru'ya geçit verelim; bari soru'nun itildiği o izbe yerden sıyrılmasına yardımcı olalım; hiç değilse kabaran dalgaların kendisini kıyıya sürüklemesine seyirci kalmaktansa onunla birlikte seve seve ummanın dibini boylayalım. Oysa 'soru' suretinde de olsa söylemeye çalıştığım şey ne kadar da basitti: -Merhumun öne çıkarılan yönleri, bu yönlerin mevcudiyetini mümkün kılan müktesebâtının öne çıkmasını niçin engelliyor dersiniz?!? Meselâ "Kızıl İcaz alâ Süllem'il-Mantık" ile "Talikâtu alâ Burhan'il-Gelenbevî" adlı haşiyelerin veya "Şerh-i Mevakıf" ile "Şerh-i Mekasıd" gibi eserlere yapılan göndermelerin mevcudiyetinden elde edilmesi gereken derinlik, niçin bu düşüncenin takipçilerinin yaydıkları ışığın mecrâsı, yani o ışığı daha koyu karanlıklara doğru tutacak ellerin kaynağı olamıyor?!? Niçin mâ-cerâ (suyun akışı), mecraı (suyun kaynağı) ile bi-hakkın temasa geçmekte isteksiz davranıyor?!? Acaba şöyle deseydim, sanki daha açık, daha anlaşılır mı konuşmuş olurdum? -Bir âlimi anlamak, o âlimin anladıklarını anlamayı gerektirmez mi?! Bir ustayı örnek almak, o ustanın önemsediklerini önemsemekle, onun gibi olmaya, onun bulduklarını bulmaya çalışmakla olmaz mı?! Bir insan-ı kâmil gibi kemâle ermek arzu ediliyorsa, o insana kemâl kazandıran vasıflarla muttasıf olmak için çabalamak gerekmez mi?!? Artık soruyu daha açmayacağız, aksine bu sefer daha açılacağız.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |