|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
sizi rahatsız etmiyor mu?
Milliyet gazetesi (30 Aralık) haberi manşete taşımakla yetinmemiş, ona bir de "Günün haberi" sıfatını takmış... Manşet şöyle: "Mareşal tartışması / AKP'li Mutlu, 'Meclis'teki Mareşal üniformalı Atatürk resmi değişsin. TBMM'deki askerler yüzünden kendimi kışlada hissediyorum' dedi." E artık, AKP'li Mutlu böyle bir söz edecek de, gazete bunu manşete çıkarıp, "Günün haberi" etiketiyle birlikte sunmayacak! Olacak iş mi; bu sözler –tabii ki– gazetecilerin gökte ararken yerde buldukları, kaçırılmayacak türden, büyük haber değeri taşıyan sözler... Hikayenin özeti şöyle: TBMM'de "muhalefet kulisi"nin duvarında Atatürk'ün mareşal üniformalı bir resmi varmış. AKP'li Mutlu da, "Buraya Atatürk'ün cumhurbaşkanı kıyafeti giymiş resmi konmalı" demiş. Mutlu, bu resmin "Meclis'teki odalara ve salonlara standart olarak asıldığını" da hatırlatıyor. Milliyet gazetesi, Meclis'te "muhalefet kulisi"nin duvarına asılı duran ve tartışmaya neden olan mareşal üniformalı Atatürk resmi hakkında daha bir bilgi sahibi olalım diye birinci sayfasına fotoğrafını da yerleştirmiş. İşte söz konusu resim, yanında "AKP'li Mutlu'yu rahatsız etti" notu ile birlikte karşımızda duruyor; bakalım nasıl bir resim: Gazetenin de belirttiği gibi söz konusu resim "halı üzerinde". Yani, Uşak halısı olduğunu tahmin ettiğimiz bir halıya işlenmiş mareşal üniformalı bir Atatürk resmi... Takdir edersiniz ki, bu halı-resim de, çok özel bazı örnekler dışında, bütün halı-resimler gibi üzerine resmedilen kişiyi sahici bir resimde olduğundan çok uzak bir şekilde temsil ediyor. Resimler halı ile birlikte dokundukları için, sonuç hemen her zaman başarısız. Zaten bu öbjelere "resim" demek de çok yanlış; bunlar birer "halı"dan ibaret... Nitekim halı üzerine resmedilen mareşal üniformalı Atatürk'ün "resmi" de böyle bir şey. Bu gazetede yer alan fotoğraftan açıkca anlaşılıyor. Özellikle de Atatürk'ün yüzü. Hiçbir fotoğrafında karşılaşmadığımı bir Atatürk ile karşı karşıyayız. Ne bakışları, ne siması, ne kaşı-gözü, hiçbirinin fotoğraf ve filmlerden tanıdığınım Atatürk ile ilgisi yok.. Söylediğimiz gibi bunun böyle olması çok tabii, kaçınılmaz bir durum zaten. Düşünün, hiç halının "ilmik"i ile "fırça" ya da "kalem", yün bir dokuma ile "tuval" bir olur mu? Bu malzemenin başına değil halı dokuyan kızları-kadınları, gerçekçi resimde dünyanın en yetenekli ressamını bile oturtsanız, sonuç bundan daha iyi olmaz... Dolayısıyla, AKP'li Mutlu'nun Meclis'te "muhalefet kulisi"nde asılı duran bu halı-resimden, sadece Atatürk'ü mareşal üniformasıyla resmettiğinden değil, bunun herşeyden önce bir "resim" olmadığından dolayı şikayetçi olmaya bile hakkı var... Meclis binasına Atatürk resmi asılacaksa, bu iş de tabii ki olması gerektiği gibi gerçekleşmelidir. Memlekette ressam mı kalmadı ki, duvarlar halı-resimlerle kaplanıyor? Gelelim AKP'li Mutlu'nun Milliyet'in şikayetçi olduğu anlaşılan ikinci şikayetine: Bu fasılda Mutlu'nun açıklaması şöyle: "Odamda akşama kadar askerlerin sofra duasından diğer marşlara kadar hepsini dinlemek zorunda kalıyorum. Sonra askerler hep birlikte 'Sağ ol' diye bağırdığında, bazen odamdaki misafirler irkiliyor, neler olduğunu soruyor. Meclis'te kendimi askeri kışlada hissediyorum. Ama işte bunlar gündeme getirip tartışamayacağımız konular. Hiçbir ülkenin meclisinin içinde tabur yok. Bu konular açıldığında, 'aman kimseyi rahatsız etmeyelim, germeyelim' deniliyor. ..." Doğrusu, AKP'li Mutlu'nun bu açıklaması da "şikayet edilecek" türden bir açıklama değil... Milletvekili içinde yaşadığı koşulların uygunsuzluğunu daha nasıl anlatsın?.. Hiçbir ülkenin meclisinin içinde "tabur" olmadığı da doğru değil mi? Bir milletvekilinin Meclis'teki odasında "Sağ ol!" ya da "Hazır ol!" komutlarıyla günü geçirmesinde de uygunsuz bir yan yok mu? Zaten bize sorarsınız, Türkiye Büyük Millet Meclisi binası, mimarisinden personeline kadar haddinden fazla "büyük"tür, deriz. Düşünün, içinde "berber"inden "lokantasına", bir insanın bu dünyadaki hemen bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde düzenlenmiş bir "hizmet ağı" ve bunun üzerine bir "tabur" da asker! AKP'li Mutlu haklı; Meclis binasının milletle ilişkini hepten kesmiş bulunan güvenlik önlemleri, illâ ki bir "tabur" tarafından mı sağlanabilir? Unutmayalım ki, Batı demokrasilerinde Meclis binalarının bizdeki gibi çok geniş bir alana yayılmamış ve çok özel bir güvenlik rejimine tabi olmaması tesadüfi değildir... Yanlış mı düşünüyoruz; sanki Avrupalıların Meclis binalarını bizimki gibi neredeyse ülkenin başkentinin yarısını kaplayacak biçimde geniş ve büyük inşa etme ve koruma imkanları yok... Onlar –kendilerinin de birçok kez belirttiği gibi- Meclis'teki tek güç olan "Söz"ün geniş ve uzun koridorlarda kaybolmaması için ölçülerin makul düzeyde tutulmasına bilhassa özen göstermişler... (K.B.) Bir 'ortaya çıktı' haberi daha fos çıktı… 11 Eylül 2001'de, kaçırdıkları uçaklarla Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon (farkında mısınız, 11 Eylül'de vurulan binalardan birinin de "Pentagon" olduğu ne kadar az telaffuz ediliyor) binalarına çakılan teröristlerin, eylemlerinden bir gün önce, kaldıkları otelde bol bol pizza yiyip porno film seyrettiklerine ilişkin enformasyonun önce ciddi Batı gazetelerinde, ardından da Türkiye'nin büyük basınında hiçbir kuşku rezervi içermeksiniz "doğrulanmış, kanıtlanmış enformasyon" muamelesi görmesi birçok açıdan öğreticiydi. Bu ilginç örnek, sadece Türk basınının değil, dünya basınının da "yalancı" olma ihtimali çok yüksek "dolma"ları afiyetle yiyebileceğini gösteriyordu… O günler, gazetecilerin, önlerine gelen bilgileri basit mantık süzgeçlerinden geçirmekte bile isteksiz olduğu "aşırı heyecanlı" günlerdi… Pek az gazeteci, bu türden, "ben dezenformasyonum" diye bağıran haberler karşısında soğukkanlılığını koruyabiliyordu. Bunlardan biri olan Haşmet Babaoğlu, bizim basının pek sevip manşetten sunduğu "porno kaset" haberini şöyle eleştirmişti mesela: "Şimdi düşünün: Bu kadar büyük, heyecanı ve gerçekleştirememe riski bu kadar yüksek ve ölümüne bir eylem öncesinde… Teröristler kendilerine zikir ayinleri düzenlemiyor, Kur'an okumuyor, dua etmiyor da, porno videoları izleyip barlarda eğleniyorlar!.. "Öteki dünyaya hazırlanmıyorlar da, sanki ölümden sonraki hayata hiç inanmadıkları için kendilerini son kez modern hayatın hazlarına vuruyorlar!.. "Bunlara inanalım mı? Bunlar gerçek mi?" 'KUŞKULU' AMA ÇÖPE ATILAMAYACAK HABERLER Bu türden, basit mantık yürütmeleri sonucunda buruşturulup çöpe atılması gereken haberlerin yanı sıra o günlerde hiçbir gazetecinin ilgisiz kalamayacağı haberler de ulaşıyordu gazetelerin merkez bürolarına… Bunların en ilginçlerinden biri de, ABD'ye yönelik intihar eylemlerini yürüten ekibin lideri olarak gösterilen Arap genci Muhammed Atta'nın, eylemlerden önce Bağdat'ta bulunduğuna ve Iraklı yetkililerle görüştüğüne ilişkin haberdi. New York Times yazarı William Safire haberi şöyle yorumlamıştı: "İstihbarat servisleri tarafından uzun süredir güvenilir bulunan bir Iraklı lider olan Dr. Ayad Allawi, geçen hafta Britanya'nın Daily Telegraph gazetesine, gizli servis şefinden Saddam'a yazılmış 1 Temmuz 2001 tarihli bir notun bulunduğunu söyledi. Notta meşhur terörist Ebu Nidal'in Bağdat'ta Muhammed Atta adlı birini eğitmekte olduğu yazılıymış. Atta'nın 11 Eylül'deki intihar misyonundan birkaç ay sonra, Nidal'in Saddam polisi tarafından sonsuza kadar susturulduğunu bilmeyen yok. Başında dört kurşun bulunan başka bir 'intihar' olayı görülmemiştir herhalde." HABERİN DİLİ… Haber, ciddi Batı gazetelerinde bomba gibi patlamıştı. Çünkü böylece Irak'ın El Kaide örgütüyle ilişkisi doğrulanmış olacak bu da ABD'nin eline Irak'a müdahale için büyük bir koz verecekti. (O zamanlar ABD bütün gücüyle Irak-El Kaide ilişkisi kurmaya yönelmişti; buradan bir şey çıkmayınca "kimyasal silahlar" meselesi gündeme getirildi; biliyorsunuz, ondan da bir şey çıkmadı ama konumuz şimdi bu değil.) Peki ciddi Türk gazeteleri ne yaptı? Onlar da geniş haberlerle gördüler bu haberi. Ne var ki arada "ciddi" bir fark vardı; Batı gazetelerinde "iddia" rezerviyle çıkan haberler bizimkilerde "ortaya çıktı" haberine dönüşüyordu… Kısa bir süre sonra işin gazı kaçmaya başladı, haberin peşine düşülmedi. Belli ki sağlam olmayan bir bilgiydi bu; ABD yönetiminin üzerinde sörf yapabileceği bir haber değildi. Nitekim William Safire da bir daha dönmedi konuya… HABERİN BUGÜNÜ… Ve dün (30 Aralık) mesele bir kez daha güncellendi… Gazeteler, o günlerde "Atta'nın Bağdat'ı ziyareti ettiğini gösteren belge" diye yayımlanan şeyin "sahte" olduğunun "ortaya çıktığını" yazıyordu. Dönemin en "şahin" gazetelerinden Milliyet'in dünkü Atta haberinden aktarıyoruz: "MUHAMMED ATTA BELGESİ SAHTE ÇIKTI… ABD'deki 11 Eylül saldırılarının elebaşısı Muhammed Atta'nın 2001'in yazında Bağdat'ı ziyaret ettiğini 'gösteren' belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. (…) Newsweek dergisi, dün piyasaya çıkan sayısında 'FBI ve Amerikan istihbarat örgütlerinin, Atta'nın, ziyaretin gerçekleştiği öne sürülen tarihlerde ABD'de olduğunu kanıtladıklarını' yazdı. Newsweek'teki yazıda, 'açıklamada bulunan yetkililer ve belge uzmanlarının, belgenin büyük olasılıkla sahte olduğunu söyledikleri' belirtildi." İşte böyle… Yukarıda da dedik, ne kadar "manipülasyon" kokusu salgılasa da, "Atta, saldırılardan önce Iraklı yetkililerle görüştü" haberini hiçbir yazıişleri buruşturup çöpe atamaz. Gazeteciden böyle bir şey istenemez, istenen, kendisine ulaşan enformasyonun niteliğine uygun bir dil kullanması… Böyle bir haberi "ortaya çıktı" kalıbıyla verirseniz, okur, ortada kuşku duyulacak hiçbir şeyin bulunmadığı yönünde enforme olur… İşte bir "ortaya çıktı" haberi ve haberin bugünkü hali… Bir musibet bin nasihatten evladır diyeceğiz ama, ders çıkarılmadıktan sonra "musibet" neye yarar? O eski "Muhammed Atta" haberleri yazıişleri masasına yatırılsa, hangi dille yazıldıklarına bir bakılsa bu atasözü işe yarar ama kim yapacak şimdi bunu? (A.G.)
'Bir gazetenin haberine göre…' Ancak "psikoloji"yle açıklanabilecek, epeyce köklü, aşılması güç gibi görünen bir gazeteci refleksinin taze bir örneğiyle karşınızdayız… Bir gazetenin özel haberini takip niteliğindeki haberlerde, ilk haberi veren gazetenin adını anmamak, ondan "bir gazete" ya da benzeri ifadelerle söz etmek… Sözünü ettiğimiz refleksi kestirmeden böyle tanımlayabiliriz… "Orijinal" haber, 29 Aralık'ta Yeni Şafak'ın sürmanşetinden yayımlandı. Hem önemli hem ilginç bir haberdi: "İŞTE UZAN'IN BELGELİ RÜŞVETİ… Kepez Elektrik evrakı arasından, şirket lehine rapor yazan bilirkişi heyetine verilecek rüşvetin belgesi çıktı. Belgede Kemal Uzan'ın 'uygundur' notu var… Belge, Kepez yöneticilerinin 'olumlu ilişki kurulan bir yargıç' vasıtasıyla bilirkişi heyetini oluşturduğunu, daha sonra heyet üyelerine verilecek rüşveti tespit ettiğini ortaya koydu." Ertesi gün birçok gazetede bu haberin devamı niteliğinde haberler çıktı. Çünkü bilirkişi olarak tayin edilenlerden biri haberi doğrulamıştı. Hürriyet'ten okuyalım: "Uzan Grubu'nun, Kepez Elektrik ile ilgili bazı bilirkişilere, Kemal Uzan'ın onayı ile 'uygun rapor' hazırlamaları için para verdiği belgelendi. Bilirkişilerden Kutlu Engiz, 'Mahkemenin verdiği para yeterli değildi' dedi. Engiz, 'Rapor için cebimizden geziler düzenledik. Paralar harcadık. Mahkemenin verdiği masrafımıza yetmedi. Cebimizden niye verelim dedik. Trilyonluk bir raporda ben neden 300 milyon alayım?' diye konuştu."
Bizim görebildiğimiz kadarıyla, bu önemli haberi veren gazetenin adı sadece Hürriyet'te zikrediliyor… Öbürleri (gözümüzden kaçan varsa kusura bakmasın) ya "bir gazete" deyip geçiyor ya da lafı yuvarlamayı tercih ediyor… Lüzumsuz bir kompleks… Ama çok yaygın…(A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |