|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Dün Yeni Şafak’ta okudunuz: ANAR’ın, kısa süre önce, “Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olmalı mı?” sorusunu yönelttiği her 10 Türk vatandaşından 7’si AB üyeliğine taraftar olduğunu bildiriyor... AB ile muhtemel müzakere tarihinin yaklaştığı şu günlerde, Türkiye, bu konuda vaktiyle varolan tereddütlerini geride bırakmış görünüyor... Bizdeki bu zihin açıklığına karşılık, Türkiye konusunda nihâi kararın eşikte belirmesi, şimdi de Avrupa’nın kafasını karıştırmaya başladı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İtalya’da katıldığı toplantıda AB ile Hıristiyanlık arasındaki ilişkiye vurgu yapılması bu kafa karışıklığının dışa vurumu. Belli ki, Avrupa, önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin zorlamasıyla, lâiklik konusunda ciddi tartışmalara sahne olacak. Bunu doğal karşılamak gerekiyor. Como gölü kıyısından Türkiye’ye bakıldığında bir dizi ‘aykırılık’ gözden saklanamıyor. Avrupa’da Türkiye kadar kalabalık ülke pek yok. Ekonomisi bozuk, demokrasisi ârızalı, asker-sivil ilişkileri yanlış bir ülke Türkiye. Üyeliğe kabul ettiğinde, Türkiye yüzünden, ABD’nin ‘şer ekseni’ dediği üç ülkeden ikisiyle sınırdaş hale gelecek AB. Bu ‘gerçeklere’ rağmen, ekonomi, siyasî yapı ve nüfusla ilgili çekincelerini yenmiş görünmesi Avrupa açısından önemli bir başarı... Avrupa’da Türkiye’yi birliğe kabul etme noktasında en ciddi tereddüdün ‘din’ veya ‘lâiklik’ konusunda yaşanması bazılarımıza tuhaf gelebilir. Avrupa, yansıtıldığı gibi, ‘din’ ile hesaplaşarak kimliğini lâikleştirmiş bir coğrafya değil; en önemli ülkelerinde kilise ile taht arasında birebir ilişki var. Örgütlü din herbirinde güçlü. Muhafazakârı ile sosyalisti arasında hemen hiçbir fark görülmeyen ortak noktaların başında geliyor din; ‘Avrupa kimliği’ kavramının içini ‘Hıristiyanlık’ dışlanarak doldurmak o kadar kolay değil. Avrupa Anayasası’nı kaleme alan heyetin başkanı Giscard d’Estaing muhafazakâr bir politikacı; onun “Hıristiyan olmadığı için Türkiye AB dışı kalmalı” demesi sürpriz sayılmaz; Alman Hıristiyan Demokrat Partisi lideri Angela Merkel de, Doğu Almanya’da sorumluluk taşımış olsa da, benzer bir kültürün etkisinde. Siyasete Giscard d’Estaing ile ters köşelerden bakan bir politikacı olan sosyalist Jacques Delors, daha 1987’de, “Avrupa kimliğinin kökeninde Hıristiyan-Musevi uygarlığı yatar” demişti. Bu tespit ‘Avrupalı’ kimliğinin önemli bir yönünü yansıtıyor; bunu yadsıyamayız. Ancak, aynı kimlik, özellikle geçtiğimiz yüzyılda farklı yönler de kazandı. Bugün Avrupa’nın milyonlarca Hıristiyan olmayan vatandaşı bulunuyor; Türkiye’yi AB üyesi kabul etmemek bu gerçeği değiştirmeyecek. Türkiye, üye olmasa da, beş milyona yakın göçmen nüfusuyla Avrupa’nın dikkate alması gereken bir ülke konumunda. Türkiye’nin adaylığı, Avrupa’yı, kendi değerler sisteminin, en az Hıristiyanlık ve Musevilik kadar, onlar gibi ‘semavi’ bir din olan Müslümanlığa da dayandığı üzerinde düşündürmelidir. Daha İslâm’ın ilk yüzyılı sona ermeden (725), Müslüman fâtihler, Paris kapılarına yaklaşmışlardı. Endülüs’ten Avrupa’ya yalnız ‘Bolero’ tınıları miras kalmadı, Batı’yı dönüştüren pek çok önemli olayda 400 yıl süren ‘Avrupa İslâmı’nın etkileri azımsanmayacak kadar büyüktür. Osmanlı denilince akla ‘düşman’ kavramının üşüşmesi, Osmanlı’dan çok, kendi egemenlik mücadelesinde onu ‘menfi propaganda unsuru’ olarak kullanan kilise yüzündendir. O kabahati telâfi etmek kiliseye bugün düşüyor. Vatikan’ın Avrupa Anayasası içerisine ‘ortak payda’ olarak Hıristiyanlığı yerleştirmek istemesi, geçmişteki kilise bağnazlıklarının bir devamı. Oysa, 2. Vatikan Konsülü (1962-65) ile başlayan Vatikan’ın İslâm Dünyası ile yakınlaşma sürecinin bir ürünüdür Türkiye’nin adaylığı; üyeliğinin gerçekleşmesi de Papa 2. Jean Paul’ün kilise adına samimiyet sınavı olacaktır. Din-devlet ilişkileri de, din-AB ilişkileri de, yalnızca politikacılara bırakılmayacak hassasiyette bir konudur. İtalya’daki toplantıda yükselen tepkiler veya Başbakan Erdoğan’ın Almanya ziyareti sırasında dillendirilen aykırı görüşler kimseyi tedirgin etmesin. Avrupalı politikacılar, Türkiye’nin kendisini dönüştürerek AB üyeliğine itirazsız hazır hale gelebileceğini akıllarından bile geçirmedikleri için sürekli erteledikleri bir tartışmayı yumurta kapıya geldiğinde başlatmış oldular. Bırakınız, ‘Hıristiyan Kulübü’ olup olmadıklarını kendi aralarında tartışsınlar. Tartışan Avrupalılar Türkiye’ye biraz daha yakından bakarlarsa, karşı karşıya bulundukları sınavdan başarıyla çıkmalarına yarayacak yararlı dersler alabilirler. Bu arada, biz de kendi ‘lâiklik’ anlayışımızı ve uygulamalarımızı tartışmaktan korkmayalım.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |