|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Askeri bünye kendi mesleğinin gerekleri açısından "hiyerarşi ve itaat mekanizmaları"yla çalışan, sorunları tanımlamada ve çözmede "asayiş mantığını" kullanan bir yapıdır. Aksi düşünülemez; düşünüldüğü an askeri faaliyet ve güç zaafa uğrar. Buna karşılık demokratik düzenlerde sivil ve siyasal toplumlar hiyerarşi ve itaat yerine "eşitlik ve özgürlük ilkeleri"ni temel almışladır. Aksi düşünülemez, zira böyle olmadığı takdirde, "toplum-siyaset-devlet üçlüsü arasında temsil ve katılıma dayalı akışkanlık", yani demokrasi zaafa uğrar. Daha da öte; askeri toplum siyasi ve global topluma model olursa, sistem güvenlik gerekçeleriyle askeri mantıkla çalışır, özgür ve yaratıcı zihinler imha olur. Bunun içindir ki, "demokrasiler için din-devlet ayrımı" ne kadar hayatiyse, "askeri yapı-siyasi yapı ayrımı" da o kadar hayatidir. Özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra orduların devlet hayatı içinde rolü arttıkça ve silah teknolojisi ve askeri harcamalar devasa noktalara ulaştıkça, demokratik sistemlerde bu hassasiyet daha da artmıştır. Nitekim özetle "sadece savaşta değil, aynı zamanda barışta, sadece askeri kaynakları değil aynı zamanda sivil kaynakları seferber etme" ilkesini ifade eden 2. Dünya savaşı sonrasının "topyekün savunma stratejileri" iki ayrı gelişmeye yol açacaktır: 1. Bir yandan silahlı alan ile siyasi karar organlarının eylem alanı birbirine yaklaşmış, sivil ve askeri birimler arası koordinasyon önem kazanmıştır. Nitekim birçok NATO ülkelerinde Milli Güvenlik Kurulları böyle ortaya çıkmıştır. 2. Öte yandan, silahlı kuvvetleri sivil kaynak takip ve seferber etme alanına sokan bu yeni savunma stratejileriyle birlikte Batı demokrasileri, yetkilerin askeri kurumların elinde toplanmasını ve sistemlerin askerileşmesini engellemek için ciddi önlemler almışlardır. Bu önlemler çerçevesinde silahlı kuvvetlerin idari açıdan, hatta komuta açısından "aşırı merkezi yapıları esnetilmiş", genelkurmay başkanları sadece koordinasyon işleviyle donatılmış, ordu birimleri ayrı kollardan savunma bakanlıklarına ya da ABD'de de olduğu gibi başkana bağlanmıştır. Sadece Fransa 1971'de bizdeki modele dönüş yapmış, genelkurmay başkanını savunmadan silah sanayiine, lojistik hizmetlerden komutaya kadar tüm ordu birimlerinin emir-momuta mercii kılmıştı. İki yıllık deneyim sonunda, sivil kaynakların ve sektörlerin yönlendirilmesine askerileşme kokan tehlikeli sonuçlar üzerine 1973 yılında ağzı yanarak eski modeline dönmüştür. Türk Silahlı Kuvvetleri ise, NATO içinde mevcut topyekün savunma stratejisine rağmen bu denli aşırı merkezileştirmiş bir ordu yapısına sahip tek ülkedir. Türkiye'de milli güvenlik kavramının bu denli kapsamlı siyasetten ekonomiye, toplumdan yargıya uzanan bir şekil almasının arkasındaki nedenlerden birisi de budur. Keza Milli Güvenlik Kurulu'nun da bir koordinasyon merkezi olmaktan çok her konuda milli politikaların üretildiği ve takip edildiği bir alt işleyişe sahip olması da bu yüzdendir. Ve bu çerçevede sonuç açıktır: Askeri mantıkla işleyen bir rejim… Askeri vesayet altında çalışan sivil kurumlar… Devlet işleyişinde, hukuk düzeninde ve uygulamada özgürlük ve eşitlik ilkelerinin yerine itaat ve hiyerarşinin öne çıkması… Kısacası, Avrupa Parlamentosu'nda onaylanan Türkiye raporunda isabet tamdır: Hem ilkeler açısından tamdır. Hem Türkiye'de askerin siyasi rolünün demokrasinin gelişmesinin engellendiğini belirtmesi açısından…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |