AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
Niye yokmuş? Pekâlâ başka bir İstanbul daha var!

"Başka bir İstanbul daha yok!" deyişi bir paylama ifadesi olarak kullanılır ve kişinin, "adamlığı" (!) bu memlekette de öğrenemezse başka bir yerde öğrenemeyeceği kastedilir.

İyi güzel de bu İstanbul hangi İstanbul!?!?

Yaşayan İstanbul mu insana "adamlığı" öğretecek olan?!? (Niçin olmasın?)

Oysa bir zamanlar 'İstanbul' demek 'üslûb' demek idi. Bir düşünelim bakalım, şimdi yaşayan İstanbul'un acaba yaşayan bir üslûbu da var mı?!? (Niçin bulunmasın?)

Evet bir zamanlar İstanbul bir üslûb şehri idi, bir edâ şehri idi, bizatihi bir üslûb idi. İstanbul meselâ ilmiyle, edebiyle, lisanıyla bir üslûb idi, mimarisiyle bir üslûb idi, musikisiyle, şarkılarıyla, kuşlarıyla, çiçekleriyle, ağaçlarıyla, havasıyla, sularıyla başlıbaşına emsalsiz bir üslûb ve edâ şehri idi. İstanbul insanlarıyla da bir üslûb idi. Şehrin de, insanların da bir üslûbu, kendisine mahsus bir edâsı var idi.

Bursa "şehr-i ulema", Edirne "şehr-i gaza" iken İstanbul hem şehr-i ulema, hem şehr-i gaza olarak inşâ edildi.

"Ben İstanbulluyum" demek yetmez, İstanbul'un üslûbuna, edâsına, kokusuna medyun ve meftun olmak gerek, hepsinden önce bu üslûba, bu edâya âşina olmak, İstanbul'un üslûb ve edâsını bilmek gerek! Osmanlı olmadan da İstanbullu olunabilir belki ama Osmanlıca bilinmeden aslâ olmaz, olunamaz! 'Osmanlıca' ile sade ne bir lisanı, ne bir alfabeyi kastediyorum; bilakis "Osmanlıca" ile İstanbul'a mahsus bir hususiyeti, bir üslûbu, bir edâyı, 'İstanbulca'yı murad ediyorum.

Evet bir toprağın üstündeki İstanbul, bir de toprağın altındaki İstanbul var. Bir şimdiki İstanbul var, bir de geçmişteki İstanbul var. O halde altıyla üstüyle, geçmişiyle şimdisiyle bir bütün olarak başka bir İstanbul daha var.

Toprağın üstündeki ve şimdiki İstanbul'dan şikâyete dilim varmıyor; zira bir meczubun ihtarını hiç unutamıyorum. Süleymaniyeli bir meczub İstanbul'dan şikâyet ettiğini duyduğu bir zâta şöyle demiş: "Hoca, hoca! İstanbul'dan şikayet edilmez. Çünkü bu sözler toprağın altında yatanları incitir!"

'İstanbul' deyince toprağın altındakileri de anlayan bir şuur... Toprağın altını, şehrin geçmişini, tarihini nazar-ı itibara almadan İstanbul diyemeyen, İstanbul'u düşünemeyen bir tavır...

Peki ne yapacağız; toprağın altıyla, şehrin geçmişiyle birlikte ancak varolabilen o eşsiz üslûbu, o muhteşem edâyı bir kez daha ve yeniden nasıl ve nerede bulacağız!

Şehir rehberliği yetmez, eh artık "dıgıdık dıgıdık" edebiyatı yapmak da yetmiyor, hamaset insanımıza bu üslûbun aktarılmasına kâfi gelmiyor. İstanbul'un düşünce tarihini, metafiziğini bilmek ve anlamak lâzım. İstanbulu İstanbul yapan bu metafiziktir! Geri kalan ne varsa bu metafiziğin, bu dünyayı algılama ve kavrama biçiminin bir sonucu, bir hasılasıdır. Sözün özü bilmek sonuçları değil, sebepleri (medlûlü değil, delili) bilmek demektir.

Hamdolsun, bizi bu kavrayış biçimiyle irtibata geçirecek teşebbüsler hiç de eksik olmuyor ve sadırdan değilse bile, satırdan öğrenme imkânlarımız birer birer çoğalıyor. Misal mi istiyorsunuz? Lütfen zahmet edip değerli ilim adamı Doç. Dr. Musa Yıldız'ın Kültür Bakanlığı yayınlarından neşrolunan "Bir Dilci Olarak Ali Kuşçu ve Risale Fî'l-İstiâre"sini (Ankara, 2002) temin ediniz; İstanbul metafiziğinin kurucu düşünürlerinden, tarihin tanık olduğu ender dehalardan Ali Kuşçu'nun bu eserini dikkatle tedkik ediniz.

Sayın Yıldız, uzun bir süredir İstanbul metafiziğinin lisan (dilbilim) cihetiyle ilgilenen, bu mirasın sade keşfiyle değil, fethiyle de meşgul olan bir bilim adamı. Duyduğumuz kadarıyla kendileri şimdi de dilbilim tarihimizin çok önemli iki eseriyle, Elaziz'in sabık vâlisi müderris Abdünnafi Efendi'nin iki önemli Türkçe tercüme ve şerhini, Mutavvelât ve Telhis çevirilerini yayına hazırlamak azminde imiş. II. Abdülhamid devrine ait bu değerli vesikaların günyüzüne çıkmasıyla bir üslûb şehri olan İstanbul'u İstanbul yapan metafiziğin lisan cihetini anlayıp kavramak hususunda fevkalade bir imkânın daha bizlere sunulmuş olacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Dil (İlm-i Belağat) ve düşünce (İlm-i Mantık) bir dünya tasavvurunun, bir metafiziğin üzerinde yükselebileceği iki ana temeldir. VARLIK, dil'deki varlık ile düşünce'deki varlık bilinmeksizin bilinemez! Çünkü VARLIK dilin ve düşüncenin formlarıyla taayyün ettiğinde ancak muayyen bir dil ve düşünce üslûbundan sözedebiliriz. Bu bakımdan üslûbu dil'de ve düşüncede aramalı, sadâ kadar edâ'ya da bakmalı.

İstanbul'u anlamak isteyenler için, şayet Fatih ve Fetih İstanbul'un sadâsı ise, Ali Kuşçu da edâsıdır!


7 Haziran 2003
Cumartesi
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED