|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Muhteşem bir şehir, İstanbul... Muhteşem bir padişah, Kanuni Sultan Süleyman... Muhteşem bir mimar, Koca Sinan... Ve işte bu üçünün ortaya çıkardığı, şehre hakim bir tepede yükselen, muhteşem bir eser: Süleymaniye. Başta üstad Yahya Kemal olmak üzere şairleri, yazarları, gezginleri, kısacası gören herkesi mest eden bu ulu mâbed, yüzyıllardır ihtişamından bir şey kaybetmeden, şanına şan katarak bugünlere ulaştı ve Yüce Mevla'nın izniyle dünya durdukça yaşayacak. Mimar Sinan'ın "kalfalık eserim" dediği Süleymaniye, kimsenin farkında olmadığı birini daha etkilemiştir. 26 yaşında Van'ın Muradiye ilçesinin bir köyünden ailesiyle beraber İstanbul'a göç eden Ferzander Sarı, görür görmez çarpıldığı bu eserin civarında bir yere yerleşmek istemiş ve yıkık dökük eski evlerden birini kiralamıştır. Ferzander ve ailesinin göç hikayesi, büyük şehirlere göç eden milyonlarca insanın hikayesinden farklı değil aslında. Farklılık, İstanbul'a geldikten sonra başlıyor. İlk bulduğu iş, Merter'de bir inşaatta ameleliktir. Gündüzleri orada çalışır, akşamları da Süleymaniye'yi seyreder hayran hayran. Bir Cuma günü, ne kadar ısrar etse de Merter'deki inşaatın çavuşu, namaza gitmesine izin vermez. Gönülsüz çalışırken ayağına çivi batar. Hastaneye kaldırıldığı sırada dua eder. "Allah'ım, bana öyle bir iş nasip et ki, namazıma niyazıma kimse karışmasın." Ayağı iyileştikten sonra, duasının kabul olduğunun işaretlerini görür. Amcası, ona Süleymaniye bahçesinde bir iş bulmuştur. Bir hafta sürecek bir iştir bu. Beş-altı kişiyle beraber bahçede çalışırlar. Ferzander canla başla çalışır. Mola zamanlarında bile boş durmak istemez. Sadece ezan "Allahuekber" dedi mi abdestini alıp namaza koşar. Gayretli çalışması herkesin dikkatini çeker. Akşam paydos ettikten sonra diğer ameleler bırakıp giderken, Ferzander evinin yakın olduğunu söyleyip çalışmaya devam eder. Bir hafta dolduğunda, "Sen burada kalır mısın?" diye sorarlar Ferzander'e. Dernek başkanı Bilgin Vural, Kütüphane Müdürü Muammer Ülker, İmam Süleyman Mollaibrahimoğlu ona "Ne dilersin?" diye sorsalardı, başka bir şey isteyemezdi zaten. Artık, gönlüne göre bir işi vardır. Çok sevdiği caminin kadrolu bahçıvanı olmuştur. "Baktıkça içim açılıyor" dediği caminin bahçesi ona emanettir. "Allahım ne kadar büyüksün!.." 1988 yılından bu yana Süleymaniye'de çalışıyor Ferzander. Bakımsız durumdaki bahçeye alın terini verdi. Taş, toprak, ot ne varsa temizledi, suladı, biçti, ilaçladı, budadı... Sarhoşların, berduşların uğrak yeri olan kuytu köşelerini bile tertemiz yaptı. Gece gündüz bahçeyi düşündü, bahçede çalıştı. "Şu kuyunun içine girdim. Tam 6 kamyon çöp çıktı buradan." deyip şimdi içi suyla dolu olan kuyuyu gösterdiğinde yüzü gülüyor. "İlk zamanlar Mimar Sinan'ın plan odasını verdiler, iki sene orada kaldık. Biraz ufaktı. Sonra buraya taşındık." Gösterdiği ve halen kaldığı yer, bahçenin büyük kapısının üstündeki kısım. Beş çocuğu var Ferzander'in. Oğullarından birinin adı Süleyman. Biri askerde, bir kızı haftaya gelin olacak. "Şimdi senin bir oğlun daha olsa, adını Sinan koyarsın herhalde" dediğimde, "He valla..." diye cevap verdi. - Süleyman doğduğunda Nevzat Bey kütüphaneden bir kitap hediye etti. Camiyle ilgili bir kitap. Onu okumam lazım dedim ve bir gün tanıştığım öğretmen Mustafa Kirenci'den bana okuma yazma öğretmesini istedim. Kabul etti sağolsun. Yarın gel kursa yazıl dedi. Gittim baktım, kursu kadınlar doldurmuş. Benden başka erkek yok. Utandım baştan. Sonra aklıma kitap geldi. Bunda utanılacak bir şey yok dedim, devam ettim. Şimdi çat pat söküyorum. Biraz daha devam etmem lazım. Köyde okul yoktu, bu sene açıldı daha. Okuyamadık. Ferzander okul macerasını böyle özetliyor. Bir gün cami bahçesinde öğretmeniyle karşılıklı otururken "Gel hoca" demiş, "yanyana oturalım." "Niye?" "Camiye baka baka ders çalışalım." İşte aşk!.. (Bu yazı burada bitmez arkadaşlar... Yarın devam edelim.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |