AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
Fatih'le Necip Fazıl'ı buluşturan kader çizgisi ya da kendi hikâyemizi hikâye edebilmek...

Fatih'le Necip Fazıl'ın kişisel hikâyelerini anlatmıyorum yalnızca: Bu kutlu kişilerin kişisel hikâyeleri üzerinden kendi hikâyelerimizi nasıl inşâ edebileceğimizin hikâyesini de anlatmaya çalışıyorum aynı zamanda.

O halde, o can alıcı soruları sıralamanın tam zamanı: Bir hikâyem var mı benim? Bir hikâye sahibi olabilecek, daha da ötesi, bir hikâye hikâye edebilecek kadar doğum ve doğuş, oluş ve varoluş sancısı çekiyor muyum? Arkama ve önüme, sağıma ve soluma bakmadan "evet, ben varım ve burayım!" diyebilecek kadar derinden ta derinden, derûnî bir çığlık atabiliyor, Nurettin Topçu'nun anıtlaştırdığı o kutlu "isyân ahlâkı"yla kuşanabiliyor muyum? Haykırabiliyor muyum, dağa taşa, yere göğe, yerle göğün arasındaki her şeye? Oluş sırrının, varoluş sırrının ufuklarını ve umutlarını görebiliyor ve gösterebiliyor muyum? Yoksa hâlâ o tabansız, köksüz, sığ, vulger, ayartıcı, pergelini şaşırtıcı konjonktürel "arabesk veya eurobesk yokoluş şarkıları" vakitleriyle kendimi kandırmakla ve avutmakla mı meşgulüm?

Üstad Sezai Karakoç'tan ilham alarak söylemem gerekirse, yerle gök arasında, zâhir'le bâtın arasında, hayır'la şerr arasında bir eğri çizebilecek, ötelere, ötelerin ötesine işaret edebilecek işaret parmağımla zamanları ve mekânları aşacak kavisler oluşturabilecek bir aşk ve coşku hâlini, neşve ve vecd hâlini yaşayabileceğim katıksız bir imân'la mücehhez miyim gerçekten?

Üstad Bediüzzaman'ın deyişiyle, bütün insanlarla, kâinatla ve her şeyle ünsiyet kesbetmeme imkân tanıyabilecek o kuvve-i maneviye havuzundan fışkıracak, geçmiş ve gelecek zamanları yutabilecek, sulayabilecek, herkesin ve her şeyin benden emîn olabileceği, benim herkese ve her şeye emniyet ve uhuvvet (kardeşlik) sunabileceğim, ötelere, ötelerin ötesine keşif ve fetih yolculukları yapabilmemi mümkün kılabilecek arı, duru, su gibi azîz ve lezîz bir imân'la mücehhez olup olmadığımdan hakîkaten emîn miyim?

Eğer bütün bu sualleri sorabiliyorsam, bana bu sualleri sordurtacak mesuliyetlerimin bana farkettirdiği furkan kabiliyetinin imkânlarını idrâk ve tefrik edebilecek bir farkın farkında ve sahibiyim demektir. Ki, asıl çile, oluş ve varoluş sırrını çözdürtecek hakîkî, tahkîkî fikir çilesi, işte ancak bundan sonra hayat bulabilecek, hayatiyet kazanabilecek ve hayatiyetini her dâim hissettirebilecek demektir.

Fikir çilesi, oluş ve varoluş sırrının esrarını idrâk edebilecek kadar büyük rüyalar görebilecek kişilere hâs, has be has som altından yapılmış bir farktır; bir firak / ayrılık ateşinin kişiyi oluş sırrına erdirecek, vuslatın eşiğine götürecek, kişinin ruhunda kıvılcım üstüne kıvılcımlar çaktıracak, kişiyi aynı anda yatay ve dikey boyutlarda kesif bir keşif ve fetih yolculuğuna çıkaracak aslâ bitmeyecek aziz, lezîz ve sahih bir teemmül, tecessüs, tefekkür, tezekkür, teşekkür, tehassüs, tekevvün, tekemmül, tahammül ve teşebbüs sürecinin ve yolculuğunun adıdır.

İşte Fatihleri ve Necip Fazılları aynı kader çizgisinde buluşturan nokta burası. Yani asîl uçbeyleri olabilmek ve "köprü başları"nı tutabilmek: "Gelene ağam gidene paşam" demek için değil tabii ki. Ne için peki? Elbette ki, o pırıl pırıl, bemberrak, taptaze, eskimez ve pörsümez "su"yun bulandırılmasını önlemek ve gürül gürül akabilmesini, kirli suları arındırabilmesini temin edebilmek; böylelikle susamışların susuzluklarını giderebilmelerini mümkün kılabilmek; o ulvî suda gerçekleşen ve o durmamacasına akan suyla hayat bulan, hayatiyet kazanan oluş ve varoluş sırrına vâkıf ve vâsıl olabilmek için... Kuzulara şah olan kurtların bile yapamayacakları taksimleri, kavşakları tutan "yavşak"ların yapmaya kalkışmalarına aslâ izin ve fırsat vermemek için...

Fikir çilesi, oluş çilesi ve varoluş çilesi: Büyük rüyaların hayat bulabilmesi ve hayatiyet kazanabilmesinin olmazsa olmaz şartları: Fatih'in İstanbul'u fethi ile Necip Fazıl'ın Büyük Doğu fikrini, hangi zamanlarda ve mekânlarda yaşarlarsa yaşasınlar, bir metafor hâline dönüştüren, bir umut ve ufuk çizgisi katına yükselten, bize ve herkese her dâim yaratıcı bir ruh ve kurucu bir irade armağan eden ortak kader çizgisi işte burada gizli.

Fatih, bir uçbeyi olarak hayata atılmıştı: Devlet-ebed-müddet şuuru ve şiarıyla yanıp tutuşuyor, gazâ ve cihad aşkı ve şevki ile yunup-yıkanıyor; lalalarının gözetiminde, denetiminde ve rehberliğinde büyük rüyalara, büyük yolculuklara, büyük keşiflere ve fetihlere hazırlanıyordu...

İki kez tahta çıkması bir sırr-ı ilâhî olduğu kadar bir lûtf-u ilâhiydi de Fatih -ve Osmanlı- için: Gördüğü rüyaları hayata geçirebilmesi için, esaslı bir fikir çilesi, kanatlandırıcı bir oluş, varoluş ve olgunlaşma çilesi çekmesi gerekiyordu: Eğer Fatih yaklaşık 10 yıl süren bu fâsıla zarfında Osmanlı ülkesinin içine sürüklendiği girdabı, kaosu, iç ve dış karışıklıkları yeniden tahta çıkıncaya dek iliklerine kadar yaşamasına imkân tanıyan o kendisini hep oturtup hol kaldırtan, gecelerini ve gündüzlerini alt üst eden, uykularını kaçıran fikir, oluş, varoluş ve olgunlaşma çilesini tüm yakıcılığıyla yaşamamış olsaydı, fetih, belki de kendisine nasip olmayacak ve dolayısıyla İslâm medeniyetinin doğu ve batı cephelerinin çökertildiği bir zaman diliminde Haçlıların ardarda düzenledikleri saldırılar sonrasında İslâm medeniyeti bir daha belini doğrultmakta tahmin ve tahayyül bile edemeyeceğimiz kadar zorlanacaktı.

Aynı kader çizgisinin, Batıdan üç yüz yıldır esen, her şeyi yakıp yıkan sert ve sarsıcı fırtınalara artık dayanma ve direnme gücünü yitiren Osmanlı'nın tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte İslâm medeniyetinin hayat memat mücadelesi verdiği ve bütün müslümanların çil yavrusu gibi oraya buraya savruldukları o İslâm tarihinin en zor zamanlarında "Büyük Doğu" gibi bir ebed-müddet fikriyle şaha kalkan yavuz bir ata binen bir uçbeyi, bir küheylân gibi öne fırlayarak "durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak" diye haykıran ve bir dalgakıran gibi hareket ederek Anadolu'yu yeniden oluş ve varoluş sırrına erdirebilmek için yollara koyulan üstad Necip Fazıl'a da Fatih'in üstlendiği misyona benzer bir misyon yüklediğini görüyoruz.

Tıpkı İsmet Özel gibi "toparlanın gitmiyoruz" diyebilecek bir asalet, şahsiyet ve ahlâk anıtı, kutlu kapıların açıcısı, büyük rüyaların sahibi gönül, zihin ve eylem eri, kendi rüyalarını hikâye ederek hayata geçiren yılmaz, sarsılmaz Allah dostu, Allah yolunun yorulmak, dur durak bilmez yolcusu iki büyük diriliş cengaveri.

Fatih'in de, Necip Fazıl'ın da, keşif ve fetih yolculuklarına çıkmalarından önce çilelerini kemâl noktasına ulaştıran müstesnâ hâdiseler cereyân edecektir, diyor ve yazıyı burada kesiyorum, pazartesi günü devam etmek üzere...

Not: Medeniyet tasavvuru yolculuklarımız bu hafta sonu Sivas'ta devam edecek, Kayseri'de "duracak", sonra da Safranbolu ve Ünye'ye kadar uzanacak... Bu notu, bazı okuyucuların "neden haberimiz olmuyor" şeklindeki şikayetleri üzerine yazmak zorunda kaldığımı hatırlatmak isterim.


11 Haziran 2003
Çarşamba
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED