|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türk televizyon izleyicisinin gerçekle kurmacanın sınırlarında kaybolduğu tartışmalarının yapıldığı günler yaşıyoruz. Olup bitene biraz daha yukarıdan bakarsak, Türk televizyonlarının izleyiciyle birlikte ilginç ve karmaşık bir süreçten geçmekte olduğunu, yüksek izlenme oranları yakaladığı için ekranları dolduran benzer programlardan mürekkep bu yayın sürecinin kabaca şöyle bir çizgi izlediğini görürüz: 1990'ların başında birbiri ardına yayına başlayan özel televizyon kanalları izleyicilerini, sinema perdesi görmemiş kitleler de dahil olmak üzere esas olarak '80 öncesi sinema izleyicisinden devraldı. Sinema salonlarından evlerinin salonlarına çekilen izleyici için gerçekle kurmacanın sınırı oldukça belirsizdi. Zira o yıllarda salonları gözlerinde yaşlar, ellerinde mendillerle dolduran, perdede izledikleri melodramları gerçek sanıp gördükleri ilk yerde 'Tecavüzcü Coşkun' başta olmak üzere tüm kötü adamların üzerine çullanan Türk sinema izleyicisi, belki de bu yüzden özel kanallarda haftanın her günü, pembenin her tonunda gösterilen, iyi-kötü zıtlaşması üzerine kurulu yabancı yapım dizilere kolaycacık intibak edivermiş, iyilere meftun, kötülere düşman kesilmişti. Özel kanallar farklı seslerin kendini ekranda ifade etme imkanı tanımasına, göreceli bir çoğulculuk sunmasına rağmen, aradan geçen zaman gösterdi ki; kâr amaçlı ticari birer kuruluş olan özel kanallar, izlenme (rating=reklam) kaygısı yüzünden giderek birbirine benzedi ve farklı kanallardan hep aynı ses çıkar oldu. Bir kanalda çok rating (yani çok reklam) alan bir programın, hemen hemen her kanalda bir benzeri yapıldı. Bir dönem özellikle kadın izleyiciler, gündüz kuşaklarında yayınlanan, çoklukla Güney Amerika yapımı pembe dizilerin (bu konuda hayli istikrarlılar, zira diziler hâlâ çok izleniyor!) gece saat 12'den sonra, kurulan canlı telefon bağlantılarıyla mahrem olanın deşildiği, ar perdesinin yırtıldığı programların ratingini yükselttiler. Aşağı yukarı aynı dönemde, toplumun farklı kesimlerinin televizyon başına çekildiği programlar da yapıldı. Bir yandan bastırılmış olanın açığa çıkarılıp adrenalin yükselten bir iştahla doyurulduğu 'arsız', 'sınırsız' yayınlar, diğer yandan ise 1980 darbesiyle susturulmuş kitlelerin dilinin çözüldüğü, tartışmaya aç toplumun sabahlara kadar tartıştığı programlar revaçta oldu. Bir kaç yıl sonra ise, iyiden iyiye 'uyuşturmaya', 'sersemletmeye' yönelik yeni bir program türü keşfedildi. Türk halkı, şaşılacak biçimde gösteri dünyasının ünlü isimlerini adım adım takip eden magazin programlarına pek bir ilgi gösterdi. Dedikodunun, kıskançlığın, türlü rekabet numaralarının ve kurşun sesinin eksik olmadığı telovole programları, kendine özgü bir kültürü inşa edip cıvıklığının semeresi olarak isim hakkını da aldı: "Televole kültürü". Salon komedilerinin (sit com) peşpeşe yayına girdiği son dönemde televizyonlar, asıl yerli yapım dizilerle turnayı gözünden vurdu. Şarkıcı- türkücülerin, mankenlerin rol aldığı akıllara ziyan dizilerin ardından, kan kaybeden sinema ve tiyatro sektörü, can havliyle televizyonlara sarıldı. Profesyonel oyuncuların bir çoğunun 'içi kan ağlayarak' rol aldığı bu diziler, sinemasal anlatıma yakın bir dil kullanarak, senaryosundan çekimine, kurgusundan müziğine varana kadar televizyon ekranlarına belli bir standartın getirilmesine katkıda bulundu. Salon komedileri topluma, kadınların çirkinleşerek baskın (dominant), erkeklerin komikleşerek edilgen (light) olduğu rol modeller sunarken, aynı dönemde ekranı onlarla paylaşan diğer yerli diziler, iktidarın gücünü cazibeli bir şekilde yansıtan 'ağa' hikayeleriyle çıktı izleyici karşısına. Sınıfsal katmanların keskin hatlarla belirtildiği ama hikayelerin akışı içinde bir güzel kılıflandığı, cinsler arası hiyerarşinin geleneksel formlar aracılığıyla meşrulaştırıldığı, gücü elinde tutanın söz sahibi olduğu ağa dizileri, feodal yapının izlerini taşısa da, küreselleştikçe yapı bozumuna uğrayan topluma idealize edilmiş karton tipler sundular. Ve bu haliyle sevilip benimsendiler. 1990'ların başından bu yana geçen süreç elbette ki iç açıcı, sevindirici bir süreç değil ama; bunu televizyonların yanlı ve yanlış yayın politikalarını, rating ölçümlerinin sağlıksız yapısını dışarda tutarak değerlendirmemek gerekiyor. Ekonomik gücünü kaybeden ve eğlence aracı olarak elinde sadece televizyon kalan kitleler, ekranların sunduğunu çoğu zaman hayatla kıyaslayıp dudak bükerek izliyor. Ayrıca televizyon, parçalı yapısı ve uçuculuğu nedeniyle izleyici üzerinde sanıldığı kadar etkili bir araç değil. İzleyici de televizyonun gösterdiğine karşı, eskiye oranla o kadar savunmasız ve donanımsız değil. En önemlisi ise; hayat ekrandan küçük değil!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |