|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'de konular tam ortasından ikiye bölünmüş görünüyor: Ülkenin belli konuları bazı kişilerin ihtimamına terk edilmiş, diğer kişiler ise aynı konuları serbest atış alanı olarak görüyor; buna karşılık, aynı kişiler 'kutsal inek' muamelesi yaptıkları konularda karşı taraftan ilgi göremedikleri şikâyetindeler… Bunun tersi bir davranış, yaklaşım, her iki tarafça da şaşkınlıkla karşılanıyor… Din ve ilâhiyat konuları buna iyi birer örnek. Yakın zamana kadar demokrasi de öyleydi, lâiklik ise bölme özelliğini hâlâ sürdürüyor. Bir de 'ortak payda' teşkil ettiği halde bir tarafça diğeri üzerinde kullanılan 'cumhuriyet' gibi kavramlar var. Bu bölünmüşlük kişileri bile kapsıyor: Sultan Abdülmamid ve Mustafa Kemal Atatürk'le ilgili görüşleri, bir kişinin duruşunu ve konumunu da belirliyor bizim ülkemizde… Herkesin öncelikli konuları, sevgi ve nefretleri farklı olabilir elbette; ancak bu farklılıkların ideolojik ayrışma meydana getirmesi mi gerekir? Sultan Abdülhamid'te eleştirilecek yönler bulduğumda veya Atatürk'ün olumlu yönlerini öne çıkarttığımda (ya da bunun tam tersini yaptığımda) kimliğim mi değişir, benliğimi mi kaybetmiş olurum? Kendini 'sol', 'sosyal demokrat' veya 'liberal' olarak tanımlayan herhangi bir kişi, neden aynı zamanda 'dindar' olamaz bizde? Başka kültürlerde örneklerine bolca rastlandığı türden 'dindar solcu' arayışından vazgeçtim, halkının değerlerine 'olumlu' yaklaşan 'dine lâkayt' birine de razıyım, ama yok işte… Böyle bir ortamda doğrularla yanlışların birbirine karışması kaçınılmazdır; hiçbir konuda uzlaşamıyoruz nitekim. CHP, bildim bileli, 1982 Anayasası'nı eleştirir ve ülkenin ulusal mutabakat metninin siviller tarafından kaleme alınmasını ister; oysa aynı CHP, sırf Ak Parti tarafından gündeme taşındığı için, yeni anayasa teklifine şiddetle karşı çıkabiliyor bugün. Yerel yönetimlere daha fazla yetki vermeyi amaçlayan devrim niteliğindeki yasa tasarısı, en sert tepkiyi, CHP'den alıyor. Tersi de doğru. Türkiye beş gün arayla iki kez terör saldırılarına mâruz kaldı; ülkenin geleceğini karartacak yan etkilere sahip bir gelişme bu. Hükümet, etrafı dinleyip uzlaşmayla durumu ülke lehine çevirecek yerde, kendisini semantik tartışmalara kilitleyebiliyor. Buna karşılık, muhalif çevreler, hükümetin terör konusunda yeterince dikkatli davranmadığı yanlış görüşünün yerleşmesinden siyaseten medet umuyorlar. İnsanlar din konusunda duyarsız olabilirler, ancak bunu ideolojik bir din düşmanlığı biçimine dönüştürmeleri mi gerekir? Her taşın altında 'dinci terörist' arayıp ilgisiz insanları o gözle görmenin ülkeye dayadığı fatura hiç de azımsanacak gibi değil. Terörle dini irtibatlandırmak, dindardan terörist, teröristten dindar çıkarmak kadar tehlikeli bir yaklaşım olamaz; teröriste giydirilen 'din' kimliğinin etkisiyle teröre kapı aralamak da öyle. Bu aşırılıklar arasında gidip gelmemiz kaderimiz olmamalı. Birbirimizi daha fazla dinlemek, kendimizi karşımızdakinin yerine koymak başlangıç için iyi bir eksersiz olabilir. Neden bazılarımız belli konularda aşırı duyarlı? Cumhuriyet, demokrasi, lâiklik gibi kavramlar, ülkenin geçmişinde silinmez izler bırakmış tarihî kişilikler ille bizi bölmeli mi; aynı kavramlar ve kişilerden hareketle kendimize 'yaşanabilir' bir bugün yaratamaz mıyız? Terörün bir çeşidi mi var; büyük bir çoğunluğun tercihlerini kolay yaftalarla karalamak da ülkeyi şiddet eylemleriyle sarsanların ekmeğine yağ süren başka tür bir terör değil midir? Bazen çocuklarımızın ve torunlarımızın da yaşayacakları bir ülkeyi paylaştığımızı, hepimizin aynı gemide olduğunu unutuyoruz. Unutuyoruz ki, küçük hesaplaşmalarımız, kaydettiğimiz basit skorlar, daha büyük çıkarlarımızın ve muhtemel şampiyonlukların önüne geçiyor. El çabukluğu mârifet oluyor, 'bul karayı al parayı' sahtekârlığı günü ve geleceği belirliyor. Birinin bu yanlışlığa bir nokta koyması şart da, bunu ilk kim yapacak, o belli değil…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |