|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir dönem Türkiye'de televizyon ve sinema karakterleriyle zirve noktasına ulaşan film seslendirme kalitesi gittikçe geriliyor. Eski dublajcılara göre bunun sebebi prodüksiyon firmalarının yüksek kâr hırsı, yenilere göre de kıdemli dublajcıların çok yüksek ücret talep etmeleri. Sebep ne olursa olsun, acı bir gerçeği ise artık herkes kabul etmekte: Efsanevi Türk dublajı can çekişiyor!
Ülkemizde, 1990'ların ortalarına kadar süren uzunca bir zaman dilimi boyunca, söz ne zaman yabancı filmlerin seslendirme çalışmalarından açılsa, hemencecik ortaya atılan cüretkâr bir iddia vardı: "Türk dublajı, teknik ve sanatsal düzey olarak dünyadaki benzerlerinin en iyisidir!" Aslında çok da mesnetsiz sayılmazdı bu iddia. Hele de, TRT'nin siyah-beyaz yıllarında pek çok televizyon kahramanına yepyeni -ve özgün- birer kişilik kazandıran, çeviri açısından olağanüstü başarılı, karaktere tamamen oturmuş sesleri andığımızda bu türden bir böbürlenme için hiç de haksız olmadığımızı düşünmek bile mümkün. Ünlü oyunculara 'marka' sesler Bu noktada hemen Komiser Colombo ve Baretta'yı -nâmları ABD'ye uzanacak kadar- büyük bir başarıyla seslendiren iki rahmetli tiyatrocumuz Savaş Başar ile Soner Ağın'ı anmak gerekir. Aynı şekilde, tiyatro sanatçısı Sezai Aydın, gerçek sesi hiç de matah olmayan Sylvester Stallone'ya getirdiği özgün yorumla ünlü aktörü oyunculuk değeri açısından tam anlamıyla ikiye katlamıştı Türkiye'de. Aydın, Stallone gibi Robert De Niro, Bill Cosby ve Al Pacino'yu da Türkiye'de sevdiren dublajcı unvanına sahip. Sesi Bruce Willis ile özdeşleşen tiyatrocu Alev Sezer de bundan birkaç yıl önce rahmetli olduğunda, seslendirme yönetmenleri uzun süre Sezer'in yerini dolduracak ikinci bir Willis ustası aramışlardı. Aynı şekilde, iki ünlü 'Tom' -Tom Hanks ve Tom Cruise- denilince de bu işlere biraz meraklı olanların aklına hemen Sungun Babacan gelir. Babacan'ın seslendirmediği bir Cruise ya da Hanks filmi çoğu kez yavan bir tat bırakır kulaklarımızda.. Fabrika usulü dublaj Ancak kabul etmek gerekir ki Türk dublajının o altın günleri artık yavaş yavaş gerilerde kalıyor. Şimdilerde çeviriler işin uzmanları tarafından değil, filoloji fakültelerinin henüz birinci sınıflarındaki gençler tarafından, komik denilecek paralar karşılığında yapılmakta. Hâl böyle olunca da ünlü savaş filmlerinde geçen 'füze' (missile) gibi basit sözcükler bile anlamsız biçimde 'misil' olarak telaffuz edilebiliyor! Kıdemli seslendirme sanatçıları sektördeki bu kötüye gidişin baş sorumlusu olarak, bütçe ve zaman kaygısıyla fabrikasyon seslendirmelere yönelen prodüksiyon firmalarını görmekteler. Ve gelecek kaygısıyla bu firmalardaki kalitesizliğe çanak tutan genç kuşak dublajcılar da ustaların ağır eleştirilerinden bolca nasiplerini alıyorlar. Onlara göre "dublaj" evrensel değeri olan ve büyük ölçüde tiyatrodaki oyunculuk eğitiminden beslenen bir sanat dalı; ancak bu işin Türkiye'de tamamen suyu çıkarılmış durumda... Kaliteyi 'sıfır'lar belirliyor Dublaj sektöründe, bir sanatçının seslendirdiği her bir karakter için ya da tüm bir metinden aldığı ücrete "kaşe ücreti" adı veriliyor. Ve bu konudaki tarifeler de -başka hiçbir sektörde görülmedik ölçüde- "aşırı elastik" bir boyut almış durumda. Bir reklâm kampanyasında okuyacağı tek cümle için 10 bin dolar kaşe ücreti isteyen "marka" sesler olduğu gibi, bir filmdeki başrol karakterinin bütün cümlelerini -en az iki işgünü çalışarak- toplam 150 milyon liraya okuyanlar da çıkabiliyor. Sezen Cumhur Önal, Cem Davran, Mehmet Ali Erbil, Cihan Ünal ve Kenan Işık, tarifeleri hayli yüksek olan ve yalnızca önüne getirilen projeyi beğenirse çalışan bu "marka sesler"den bir kaçı... Daha çok film dublajlarıyla ünlenen sesler arasında ise Sezai Aydın, Sungun Babacan, Yekta Kopan, Rüştü Asyalı, Tarık Tibet, Nüvit Candaner, Ferdi Merter gibi sanatçılar öne çıkıyor. Geçtiğimiz günlerde Levent'teki bombalı saldırıda yitirdiğimiz Kerem Yılmazer'i de rahmetle anmak gerek tabii. STV'de görev yapan dublaj yönetmeni Suat Önem, usta seslendirme sanatçılarının sektördeki yozlaşma konusundaki görüşlerine aynen katılıyor. "Gençlerden çok karamsarım" diyor Önem, "Konservatuar eğitim almış olmak elbette ki önemli, ama kişinin bu işe yeteneği yoksa, tek başına eğitimin de fazla bir anlamı kalmıyor. Bana göre bu alana yeni girenlerin en fazla yüzde 40'ı umut veriyor. Gerisi ise büyük ölçüde heveskâr düzeyinde. Okul masraflarını çıkarmak için bir araç olarak görüyorlar bu işi, dublajı uzun soluklu bir meslek olarak kabul etmiyor gençler. Zorluklarını görünce stüdyodan kaçıp gidenler oluyor, kimisi de yapamadığı halde zorlamaya devam ediyor. En sinir olduğum şey ise 'Eksikler oldu, ama sen nasıl olsa kurguda toparlarsın' diyenlerle çalışmak. Bu meslekte bir noktaya gelebilmek için çok sıkıntılar çektik.. Olaya böyle bakanları görünce haliyle ürperiyorum." 'Ucuzcu mantık bizi de zorluyor' TRT Çocuk Kulübü'nün yetiştirdiği seslendirme sanatçılarından olan Sungun Babacan da bu sektörün oldukça popüler isimleri arasında yer alıyor. Seslendirme çalışmalarının yanısıra yönetmenlik ve çevirmenlik de yapan Babacan'ı Tom Cruise, Christopher Reeve (Superman), Tom Hanks ve Kevin Costner gibi kahramanların sesi olarak tanıyoruz. Özel televizyonların dublajda TRT kalitesini hiçbir zaman yakalayamadıklarını savunan sanatçı, sektörün son durumuna ilişkin olarak şu yorumu yapıyor: "Dublaj bir zamanlar çok keyifle yaptığımız bir işti. Şimdi ise aynı keyifle bir sinema filmi dahi izleyemiyoruz. Türkçeyi konuşamayan, onun bunun arkadaşı olmaktan öte bir vasfı bulunmayan kişiler dublaj yaparsa, bu meslek işte böyle ayaklar altına alınır. Benim kuşağımdan pek çok deneyimli sanatçı, hakkını fazlasıyla vererek yaptığı bu işin reel bedelini ise piyasa koşulları yüzünden sürekli aşağılara doğru çekiyor. Önemli olan kanalların kalite farkının farkına varması. Fabrikasyon sistemle film dublajı yapan bazı stüdyolar yüzünden kalite sürekli düşüyor. 50 milyon lira kaşe ücretiyle haftada otuz kırk işe koşturan arkadaşlar var. Bir ayda toplasanız en fazla bir milyar para kazanıyorlar. İyi bir dublajcı sürekli okumalı, izlemeli ve gözlemelidir. Oysa bu gelir düzeyiyle onların kendilerini kültürel ve sanatsal açıdan geliştirmeleri kesinlikle imkânsız. Birkaç hafta önce Hamlet'i konuşmuştum. Stüdyodan çıktıktan sonra iki gün boyunca sesim kısık dolaştım. Bu iş, ekrandaki karakterle özdeşleşme sanatıdır. Stüdyoya girdiğim anda dış dünyayla bütün bağlarım kopar benim, artık sadece seslendireceğim kişi olurum. Benim de yetiştiğim TRT, bu alanda hâlâ en ciddi kurumdur."
|
|
|
|
|
|
|
|