|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Dünya Bankası Temsilcisi Ajay Chibber'ın çiftçilerin durumunu özellikle vurgulayarak bütçeye itiraz etmesi, basında geniş haberlerle duyuruldu. Basınımız çiftçileri, bir hafta kadar önce "tezkere sonrası ekonomik tedbirler" faslında da anmış, "haklarını" korumuştu. Peki madem çiftçiler bu kadar zorda, neden seslerini yıllardır hiç duymuyoruz? Çünkü seslerini duyurma ümidini 2000 yılının Haziran ayında kaybetmişlerdi ve o gün bugündür sessizler. 2000 'Haziran'ında ne olmuştu?
Dünya Bankası Temsilcisi Ajay Chibber'ın, AK Parti hükümetinin hazırladığı bütçeye "yoksullar ve çiftçiler"in durumu açısından yönelttiği eleştiriler basında geniş bir yer buldu. Haber dört gazetede (Milliyet, Cumhuriyet, Vatan, Akşam) manşetten ya da sürmanşetten; öbür gazetelerin çoğunda da birinci sayfadan duyuruldu. Haberi "ONLAR BİLE İSYAN ETTİ" manşetiyle veren Vatan, Chibber'ın sözlerini birinci sayfada şöyle özetledi: "Dünya Bankası, AKP Hükümeti'nin yeni zam ve vergi getiren 2003 bütçesini sosyal adalete uygun bulmadı: Yoksullara karşı olan, çiftçilere ve ortadireğe zarar veren, vergi vermeyeni destekleyen bu bütçe büyümeyi olumsuz etkiler." Meselenin bir sürü boyutu var. Bunların en ilginçlerinden birine de Radikal yazarı Mahfi Eğilmez dikkat çekti: "Başkanı Alman olan IMF, tezkereyi reddeden Türkiye'yi destekliyor; başkanı Amerikalı olan Dünya Bankası ise tersini yapıyor..." Biz, bu yazıda bu tür ilginç boyutların yanısıra Chibber'ın durumlarına dikkat çektiği toplum kesimlerinin bir bölümünü de tartışma dışı bırakacak, sadece "çiftçi meselesi"ni ele alacağız; ülkemizde büyük medyanın toplumdan ve toplumun gerçek sorunlarından nasıl koptuğunun iyi bir örneği olarak...
SORULAR
Şu soruyla başlayalım: Siz, "çiftçilerin durumunun vahameti" üzerine haber okudunuz mu son zamanlarda? Sizin adınıza cevap verelim: Okudunuz... Hükümetin, tezkerenin TBMM'de reddedilmesinden sonra "Barışın bedeli var" diyerek geçirdiği ekonomik pakette çiftçilerin aleyhine de maddeler vardı ve bu büyük basında eleştiri konusu yapıldı. Bir soru daha: Siz, son aylarda ve son yıllarda "çiftçilerin durumunun vahameti" konusunda hiç haber okudunuz mu büyük basında? Sizin adınıza cevap verelim: Hayır, okumadınız. 2000 yılının Haziran ayından beri böyle haberlere hiç rastlamıyorsunuz. Son soru: Peki çiftçilerin durumu, "Dünya Bankası'nı bile isyan ettirecek" (Vatan) bir noktaya vardıysa, çiftçiler neden hiç seslerini yükseltmiyor? Sizin adınıza cevap verelim: Çünkü 2000 yılının Haziran ayında anladılar ki, bunun hiçbir yararı yok. Yükseltilen bir ses duyulmadıktan sonra yükseltsen ne yazar, yükseltmesen ne yazar? Mevlana'nın dediği gibi: "Söylediğin, karşındakinin duyduğu kadardır..."
2000 'HAZİRAN'INDA NE OLDU?
Hükümet, 9 Haziran 2000'de buğday taban fiyatını !MF'nin istekleri doğrultusunda, kilo başına 102 bin lira olarak belirledi. Bu, bir önceki yıl fiyatına göre yüzde 27.5'lik bir artışa tekabül ediyordu. Hükümet, bu fiyatın dahi dünya fiyatlarının üstünde olduğunu söyleyerek savundu kendini. Çiftçi temsilcilerinin verdiği rakamlar çok ilginçti. Mesela Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gürol Ergin, hükümetin 1999'da buğday taban fiyatını ton başına 193 dolar olarak belirlediğini, rakamın 2000'de 167 dolara düştüğünü söylüyor ve şöyle diyordu: "Hiçbir sanayi malı bir önceki yıldan daha ucuz bir fiyatla satılmamıştır." Ergin, verilen fiyatın maliyetin dahi altında olduğunu bakanlık rakamlarına dayanarak belirtiyordu: "Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nın kendi yaptığı maliyet hesaplarında bile maliyetler 120 bin lira ile 140 bin lira arasında değişiyor." En önemli tarım girdisi olan mazotun maliyetindeki artış da Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın tarafından ortaya konuyordu: Buğday taban fiyatındaki yüzde 27.5'lik artışa karşılık mazot fiyatı yüzde 289 artmıştı. Türkiye'nin iki büyük gazetesi Hürriyet ve Sabah, 10 Haziran'da "militant hükümetçi" başlıklarla duyurdu yeni taban fiyatını… Hürriyet: "Hükümet çiftçiye bile taviz vermedi…" Sabah: "Hükümet, hububat fiyatında taviz vermedi…" (Unutmayalım: Radikal de "Kararlılık gösterisi" başlığını uygun görmüştü.) Medyanın bu kadarcık "politik tercih"te bulunmasını makul bulanlardan olabilirsiniz, fakat iki büyük gazetenin bundan sonra olan bitenlere karşı izlediği "yayın çizgisi"ni hangi kritere vurursanız vurun "gazetecilik", "habercilik" çerçevesi içine sığdıramazsınız… Kararın ardından, milyonlarca çiftçi ailesini, cumhuriyet tarihinde eşi görülmedik bir tepkiye sevk eden bir gelişme yaşandı. Çiftçiler, yüz binlik gösteriler örgütlediler. (Biz bu gösterileri Cumhuriyet ve Milliyet'ten öğrenmiştik; Milliyet o zaman daha "kadınların ve gençlerin gazetesi" (Mehmet Yılmaz) haline gelmemişti, başında da Umur Talu vardı. Ve ne oldu biliyor musunuz? İki büyük gazete, haftalar boyunca süren bu gösterilerden tek bir satırla dahi olsun söz etmedi. Söyleyin, hangi "kriter"le savunulabilir böyle bir tutum? Hürriyet ve Sabah, o dönemin koşulları içinde hükümetin aldığı kararın alternatifsiz olduğuna inanabilirler. Ama bu, onlara, ortaya çıkan büyük tepkiyi hiç görmeme hakkı verir mi? Çiftçilerin -onların düşündüğü gibi haksız olsalar dahi- düşüncelerini kamuoyuna duyurma hakları yok mu? Çiftçilerin, izlenen politikalarda yanlışların da olduğunu gösterme ihtimalleri hiç yok mu? Bütün bunların sonucu ne oldu biliyor musunuz? Çiftçiler, kendi kendilerine bağırıp gösteri yapmanın hiçbir anlamının olmadığını anladılar ve o günden sonra "seslerini kesip" oturdular. Nihayet üç yıl sonra onların adına Dünya Bankası Türkiye Temsilcisi sesini yükseltti, gazetelerimiz olayı manşetlere taşıdı ve bu sayede biz de memlekette büyük bir "çiftçi sorunu" bulunduğunu anladık! (A.G.)
Ah şu can sıkıntısı!
Anlaşılan o ki Milliyet'in epeydir ortaya görülmeyen "başlık atıcılar"ı yeniden işbaşında... Gazete 11 Mart tarihli sayısının "Dış Haberler" bölümüne ayrılan sayfasına şu manşeti münasip görmüş: "Sıkıntıdan patladılar"(!) Kim bu sıkıntıdan patlayanlar? Kim olacak, Amerikan "Demir AT" tümeninin Texas'taki üslerinde 50 gündür Irak savaşının başlamasını iple çeken 12 bin 500 askeri... Milliyet bilgilendiriyor: "Washington Times'ın haberine göre, ağır techizatlarından yoksun askerlerin en büyük endişesi, savaşma yeteneklerinin körelmesi."(!) Ah şu savaş bir an önce başlasa da, İskenderun açıklarındaki gemilerde "adeta rehin" tutulan tank ve helikopterlerimize bir an önce kavuşup yeteneklerimizin körelmesini engelleyebilsek... Milliyet'in "Ha bugün, ha yarın" arabaşlığıyla "Demir AT" tümeninin sıkıntıdan patlayan askerlerine moral vermeye çalıştığını da gözlüyoruz. Gazete söz konusu "tümen"in "can sıkıntısından patlayan" iki üyesinin açıklamalarına da yer vermiş. Bir çavuş şöyle diyor: "Çölde olmayı tercih ederdim, en azından teçhizatımız yanımızda olurdu." Bir yüzbaşı ise şöyle: "Nereye gideceğimiz belli değil, teçhizatımız bir aydır gemilerde. Moralimiz bozulmaya başlıyor." Yani özetle, her şey bitti ve geriye bir tek Amerikalı askerlerin savaşamamaktan kaynaklanan "can sıkıntısı" kaldı! Bu mesele de çözülebililirse herşe yolunda... Milliyet bu haberini Hürriyet'in de (yine "can sıkıntısı" bağlamında!) kaçırmadığı bir fotoğrafla süslemeyi de ihmal etmemiş. (Evet evet, aşağıdaki fotoğraf. Uzun süredir Kuveyt'te bulunan ve "canı sıkılan" bir ABD askeri zırhlı aracını "korsan bayrağı" ile süslemiş. Yakışmış doğrusu....) (K.B.)
Sedat Ergin'in önemli bilgiler veren yazısı
Birçokları gibi bu sayfada biz de değindik; ikinci "tezkere" Meclis'e gelmediği halde, İskenderun limanından her gün tonlarca malzemenin eski ve yeni bazı "üsler"in yolunu tutmasının yasal-anayasal dayanağı var mı? Bazı yazarların haklı olarak "modernizasyon tezkere"si olarak adlandırdıkları 6 Şubat tarihli "ilk tezkere"ye dayanarak bu nakliyatın yapılabilmesi mümkün mü? Biliyorsunuz; bu yönde sorulara bugüne kadar tek bir cevap geldi. O da Hükümet'ten değil, Genelkurmay Başkanlığı'ndan. Söz konusu açıklama özetle, "Merak etmeyin, her şey kontrolümüz altında" diyordu. Açıklama kimini tatmin etti, kimine (haklı olarak) az geldi. Bu arada TBMM Başkanı Bülent Arınç da düşüncesini açıkladı: "Tüylerimi diken diken ediyor." Bugün (11 Mart) öğreniyoruz ki, İskenderun çıkışlı bu nakliyatın ve Mardin başta olmak üzere kurulan yeni "üsler"in açıklaması 6 Şubat tarihli "ilk" tezkerenin "mutabakat muhtırası"nda mevcutmuş.... Olsun; biraz geç oldu ama meseleyi sonunda anlamış olduk! Hürriyet'ten Sedat Ergin, 11 Mart tarihli yazısını işte bu meseleye ayırmış. Çok bilgi verici bir yazı. 6 Şubat tarihli "ilk" tezkerenin hemen ardından gelen "mutabakat muhtırası" çerçevesinde nelere izin veriliyordu; bu "muhtıra" bugüne kadar bilinmediği için milletin gözü önünde gelişen olaylar niçin anlaşılamıyordu; aklınıza gelen her sorunun cevabı var. Ergin'in tamamının okunmasında yarar olan bu yazısında bizim dikkatimizi özellikle şu arabaşlık altında yer alan bölüm çekti: "TBMM açık çek imzalamış". Görüyorsunuz, başlık bile tek başına bir "bomba" özelliğini taşıyor. Ergin'i dinleyelim: "Burada dikkat çeken bir nokta var: TBMM'ye 6 Şubat tarihindeki gizli oturumda hükümet tarafından bilgi verilirken, ABD'ye tanınan iznin boyutlarının bu genişlikte anlatılmadığı anlaşılıyor. Milletvekillerinin bir anlamda açık bir çeke imza atmış duruma düştükleri söylenebilir." Bize sorarsanız, Ergin'in bu tespiti, yazısının yayımlandığı 11 Mart günü başta kendi gazetesi olmak üzere bütün gazetelerde manşet olmaya en layık haber-yorumdu... (K.B.) Tercüman 'Kadınlar Günü'nü kutluyor!
9 Mart tarihli Tercüman (Ilıcaklar) bir gün gecikmeyle de olsa "Kadınlar Günü"ne epeyce yer ayırmış. Gazetenin köşeyazarlarından Hasan Celâl Güzel, bu konudaki fikrini yazısının ilk satırlarında açıkça ortaya koymuş: "Ben bu nevi Kadınlar Günü, Kadın Dernekleri, Parti Kadın Kolları, Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı gibi farklılıklardan hiç mi hiç hazetmiyorum." Güzel, tabii ki kadınlara önem veriyor. O bu işlerden hazetmiyor, çünkü kadınların "erkeklerden farklı bir önemde olmadıklarını" düşünüyor. Hatta bu çerçevede tezini güçlendirmek için şu ünlü örneği veriyor: "Neden erkekler gününü kutlamıyoruz?" Güzel'e göre, insanoğlunun haklarını "kadın hakları-erkek hakları" diye ayırmaya gerek yok; "İnsan hakları" terimi tek başına yetmiyor mu? Olabilir, Güzel de böyle düşünüyor, bir şey diyecek halimiz yok... "Kadın hakları" denince birçokları gibi onun aklına da hemen aynı derecede mânasız bulduğu "erkek hakları" geliyor.... 9 Mart tarihli Tercüman'ın "Kadınlar Günü" için hazırladığı asıl bomba, manşetinde. Gazete şu manşeti atmış: "Savaşan kadınlar". Altbaşlık da şöyle: "Onlar artık her cephede mücadele veriyor. Kimi, hayat kurtarıyor. Kimi de asker üniformasını giyip, en gelişmiş ölüm silahlarıyla cepheye yürüyor"(!) Gazetenin bu altbaşlığı belli ki epeyce aceleye getirilmiş! Yoksa biraz zamanı olan bir yazıişlerinin "hayat kurtaran" ve elinde "ölüm silahlarıyla" cepheye yürüyen kadınları aynı cümleye sığdırmak münasebetsizliğini göstermesi mümkün mü? Gazete bu konuda çok da ısrarcı: "Dünyanın her yerinde dün kadınlar ayaktaydı. Törenler yapıldı. Kadının hayatını karartan sorunlardan söz edildi. Madalyonun öteki yüzünde ise görevine dört elle sarılmış kadınların çile dolu hayatı vardı. Kimi hastalara hayat vermek için dondurucu soğukla savaşıyor, kimi silahını kuşanıp nöbete koşuyor."(!) Yani "yok birbirlerinden farkı"; ya "hayat kurtarıyor", ya da "hayat karartıyor"! Tercüman "Kadınlar Günü" münasebetiyle uydurduğu bu manşetten çok memnun kalmış olacak ki, meseleye içeride de geniş yer ayırmış. Bu sayfadaki başlıklar da şöyle: "Sağlık savaşçıları" (Erzurum Sağlık Müdürlüğü'nden 3 hemşirenin ellerinde tıbbî yardım çantalarıyla kar üstünde "düşe kalka" ilerlediklerini görüntüleyen bir fotoğraf eşliğinde) ve "Ölüm melekleri" (İsrailli, Iraklı, Amerikalı ve Rus "ölüm melekleri"nin görüntülendiği fotoğraflar eşliğinde). Fikir çok güzel doğrusu.... "Savaşçı" mı sen ona bak.... "Sağlık savaşçısı" ya da "ölüm meleği" olması farketmez.... Hadi biraz da "kışkırtıcı" birkaç cümle: Biz "kadın dernekleri"nin yerinde olsaydık, 9 Mart günü Tercüman'ın kapısına münasip bir çelenk koymayı ihmal etmezdik! (K.B)
Blair'le birlikte Hürriyet de sıkıştı!
Irak savaşı çerçevesinde İngiltere'deki son gelişmeler önemsiz mi? Irak savaşında bugüne kadar sonuna kadar ABD'nin yanında yer alan İngiltere'de Başbakan'ın partisi içinden yükselen muhalefet dalgası üzerinde durulmayacak bir gelişme mi? Son gelişmeler gösteriyor ki, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in canı çok sıkkın... İngiliz İşçi Partisi savaş konusunda bölünmüş durumda. "Ret cephesi'ne 200 milletvekili, 5 bakan yardımcısından sonra ilk kez bir bakan katıldı." Blair, kamuoyu desteğini zaten kaybetmiş durumda... Blair'in olduğu kadar ABD'nin de canını çok sıkan ve sıkacak olan bu gelişmeleri, haklı olarak iki gazete manşete çıkarmış: Yeni Şafak ve Akşam. (11 Mart) Akşam, "Saddam'dan önce Blair sıkıştı" diyor. (Doğrusu güzel bir manşet.) Yenişafak: "Savaş önce Blair'i vurdu". (Gazetemiz olduğu için söylemiyoruz, doğrusu bu da güzel bir manşet!) Peki bazı gazeteler; onların Blair'i bunaltan bu gelişmelere bakışı nasıl? İsterseniz, lafı fazla uzatmadan, ülkenin "en büyük" gazetesi olması dolayısıyla Hürriyet'e göz atalım: Hürriyet ( "Koca Hürriyet"), bambaşka havalarda... Gühahını almayalım; gazetede "Blair'in kabinesinde istifa çanları" başlıklı bir haber yok değil... Ama nerede, ne büyüklükte, ne biçimde? İşte cevabı: 16. sayfanın sağ alt köşesine sıkıştırılmış "bit kadar" bir haber bu! Madem öyle, hadi gelin biz de, Hürriyet'in İngiltere'deki gelişmelere bakışını Akşam'ın manşetinden esinlenen bir başlıkla ifade edelim: "Blair'le birlikte Hürriyet de sıkıştı!" (K.B.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |