|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Başörtü yasakları İslami kesimin modernleşmesine, laikçi kesimin ise tutucu tavrı içselleştirmesine vesile oldu. Çünkü başörtü yasaklarıyla birlikte İslami kesim kamusal alanın dilinin İslam'a uygun olarak "mükemmelleştirilmesi" projesini seslendirmez/dillendirmez oldu. Yasaklardan önce kızların üniversitelerde erkeklerle bir arada okumasının sakıncaları tartışılıp, evlerin harem-selamlık olarak yeniden düzenlenmesi "mesele" edilirken; şimdi bütün mesele genç kızların başlarını örtülü olarak okumalarına ya da kendileri için yasak sayılan bölgeye girip/girmemesine indirgenmiş durumda. İfrattan tefrite sert bir geçiş olduğu başörtüsüne sıkı sıkıya tutunulduğu için fark edilmiyor bile. Türk okullarında başlarını açmak zorunda kalmasın diye henüz lise çağındaki genç kızlar türlü fedakarlıklarla yurt dışına gönderiliyor. Hem de tesettür yasağı olmadığı için Katolik liselerde okutulmak üzere. En son "resepsiyon" krizini çok soğukkanlı olarak değerlendirmeye kalktığımızda ifrat-tefrit savrulması daha net anlaşılacak. Bu değerlendirmeye geçmeden önce kişisel tercihimi açıklamak durumundayım. Bendeniz Merve Kavakçı'nın tek tesettürlü aday olarak gösterilmesinden bu yana siyasi gücü elinde bulunduranların, tesettürün kamusal alanda "normalleştirilmesi" adına nasıl bu kadar yanlış kararlar verebiliyor olduğunu şaşkınlıkla gözlemliyorum. Hatırlanacaktır yine bu köşede Merve Kavakçı'nın tek tesettürlü aday olarak gösterilmesini eleştirmiş, ama aynı zamanda Kavakçı'nın Meclis'te karşılaştığı durumu da şiddetle kınamıştım. Ben sıradan bir vatandaş olarak Merve Kavakçı'nın bu tutumla karşılaşacağını tahmin ediyorken, yılların siyasi tecrübesinin tahmin edememiş olmasını hâlâ anlayabilmiş değilim. Hiç gündemde yokken meseleyi Merve Kavakçı'dan başlatmamın sebebi, siyasilerin taban ile ilişkilerini kesip, imaj üzerinden mesafe kat etmeye meyletmelerinin başlangıç noktası olmasıyla alakalı. 23 Nisan resepsiyonuna Meclis Başkanının eşi ve Başbakan'ın eşi katılamazken başörtülü hanımların resepsiyona katılmalarını yadırgıyorum. Başörtüsü yasaklarına konulacak en onurlu davranış "tenezzül etmezlik" olmalı diye düşünüyorum. Teklifimi aynel yakıyn olarak kendi nefsimde denemiş bir kişi olarak dile getiriyorum. Benimle okumuş-yazmışlık noktasında eşitlenmeyi göze alamayanların düzenlemiş olduğu hiçbir toplantıya davetli olmama rağmen katılmadım. Ki bu katılmayışlarımın görünürde mesleki kariyerime zarar getireceğini bilmeme rağmen. Yasaklar, dindar kadınların tabii davranışlarını bozuyor ve herhangi bir mekanda bulunmak/bulunmamak konusunda sahih karar vermelerini engelliyor. Geçilmesine izin verilmeyen her geçitten geçmek "başarı" hanesine kaydediliyor. Ama beni kokteyllerde şık örtüleri ve şık kıyafetleri içinde "zorlanarak duran" kadınlardan daha çok; dertlilerin derdine deva olanlar; fakirlerin kaşıklarına lokma koyanlar; okuldan atılmış olmasına rağmen her durumda "öğretmen" olmaktan vazgeçmeyenler; ontolojik duruşunu netleştirmek için yayını en az yüz yıl öncesine gererek ilmi araştırmalara gark olanlar ve "kalemini yüreğine batıra batıra" yazanlar ilgilendiriyor. Yazık ki beni ilgilendiren meseleler pekçok dindarın gündeminde bile değil. Siyasilerin gündemini ise yaşananlar değil medyanın söylemi belirliyor. Böylece yasakların sürüklediği ortamda, her iki taraf da haddi aşarak zıddına inkılap ediyor. Dindarlar her yere başörtüsü ile girebilmeyi kazanç sayıp günlük hayatın karmaşasına teslim olarak modernleşirken, laikçiler "başörtüsüne geçit yok" anlayışını her durum ve ahvalda savunarak tutucu bir kimlik kazanıyor. Laikçi tavrın "tutucu" görüntüsü resepsiyon krizi ile birlikte netlik kazanıyor. "120 şişe rakı, şişelerce viski, cin, kırmızı, beyaz şarapın" tüketildiği ve gayri Müslim erkeklerin de bulunduğu bir ortama erkeklerin elini sıkmak üzere nasıl gidebileceğini tartışan kalemin, Vakit gazetesinden değil de Hürriyet gazetesinden çıkıyor olması manidar. Üstelik makalenin sahibi bu çelişkili duruma net ve doyurucu cevaplar vermesi için din adamlarını yardıma çağırıyor. Aynı makalenin sahibinin, amellere riayet konusunda daha önce din adamlarını eleştiren yaklaşımlar gösterdiği hatırlanacak olursa; laikçi zihniyetin başörtüsü yasağını korumak için her yolu meşru sayması, yani kamusal alanın seküler yapısını koruyabilmek için din adamlarından fetva bekleme durumunda kalması daha net olarak görülür. Kızının başını açmaması için onu yurt dışına hem de Katolik bir okula korunmasız bir şekilde tek başına gönderen zihniyet ile tesettürlü kadınlar resepsiyona katılmasın diye din adamlarını "fetva" vermeye davet eden zihniyet, son tahlilde içini boşaltmak pahasına söylemi için "can" vermeyi göze alışta bir denklik kazanmıyor mu?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |