|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
28 Şubat sürecinde yola dini menkıbelerle çıkan bir tv kanalı garip taklalar attığında, o cenahtaki sade insanlar tarafından şöyle bir savunma söylemi geliştirilmişti: -Yüksek yerlerde rüzgar sert eser! Bunun anlamı şuydu: -Bizler, sizler, küçük insanlar yukarda rüzgarın nasıl estiğini anlayamıyoruz. Onun için de olan bitenlere tepki gösteriyoruz. Oysa onların muhakkak bir gerekçeleri vardır. Bu söylem Refah çevresindeki "anlaşılmazlar" için "Hoca'nın mutlaka bir bildiği vardır" şekline bürünmüştü. Geçen gün, iktidarın nabzını iyi tutan bir politikacıya, AKP'nin Irak olayındaki zigzaglarını sorduğumda bir anekdot anlattı.: -İki sarhoş, ellerinde bıçak bir tartışmaya tutuşmuşlar. Yolda gördükleri bir küçük hayvana birisi kurbağa, diğeri tosbağa demekteymiş. Tartışma büyümüş, birbirine saldıracak hale gelmişler. Sonra oradan geçen birine sormaya karar vermişler. Adam bir yerdeki hayvana, bir de eli bıçaklı sarhoşlara bakmış. Sonra birinin yanına varmış; -Allah Allah, demiş, buradan bakınca tosbağa gibi görünüyor. Sonra ötekinin yanına sokulmuş; -Hayret, demiş, buradan bakınca da kurbağa gibi görünüyor. Yani insanın durduğu yer gerçeğin algılanışını değiştiriyor. Sert esen rüzgarlara göre gerçek de farklı algılanıyor. Onun için bir gün "Bu savaş bizim savaşımız değil" oluyor, bir başka gün "Koalisyonun içindeyiz"e geliyoruz. Onun için Türkiye'den Kuzey Irak'a akan askeri malzemeler bir gün askeri malzeme gibi görünürken, ertesi gün insani malzeme haline geliyor. Onun için yıllardan beri Türkiye'de görev yapan, o güne kadar bir vukuatı tesbit edilmemiş Iraklı diplomatlardan bir kısmı ABD Dışişleri Bakanı Türkiye'ye geldikten sonra "görevleri ile ilgili işlerle uğraşmadıkları" gerekçesi ile "Persona non grata - İstenmeyen Adam" haline geliveriyor. Ve biz, bu tavrın arkasından "Türkiye olarak kararlarını sadece kendi çıkarlarını düşünerek veren bağımsız bir ülke" olduğumuzun altını çizme gereği duyuyoruz.. Yukardaki gerçekleri anlamayanlar "duygusal" lığın kurbanı oluyorlar onun için. "Siz olsaydınız farklı mı hareket edecektiniz?" sorgusuna bile muhatab olabiliyorsunuz. Mutlaka bu halet-i ruhiye içinde "Milli Görüş'ü terör örgütü olarak niteleyen" belgenin altını Başbakan ve İçişleri Bakanı olarak imzalamanın da bir izahı vardır. (Belki yarın ABD, İran ve Suriye'ye karşı bir harekat başlattığında önce direnip sonra ABD taleplerini reel-politiğin (rüzgarın sert esmesinin) gerekleri olarak içimize sindirmek zorunda kalacağız?!) Oysa tüm bu olan bitenlerin ne kadarının rüzgarın gerçekten sert esip esmemesi ile, ne kadarının plansızlık projesizlikle, ne kadarının vizyon üretememekle, ne kadarının iktidar olamamakla, ne kadarının hazırlıksızlıkla, ne kadarının dirayetsizlikle alakalı olduğunu sorgulamak gerekiyor. Belki de bu kadar şeyi "rüzgarın sert esişi" gerekçesine sığınarak içe sindirmeye yönelindi, kimbilir. Bunun da sorgulanması lazım. Hoş, 363 milletvekili ile iktidar olduktan sonra "rüzgarın gerçekten sert esişi" ne demektir, sorusu da sorulabilir. Nereden hangi hızla ne esti de siz bu hale geldiniz? Bu soru sorulamadığı için "yukardakiler"in neden alabora olduklarını da tam anlayamıyoruz. Alabora oluş gerekçelerini bilmediğimiz için, telafi edilebilir ümidiyle olan bitenleri bir süre içimize sindirmeye çalışıyor, tıkanma noktasına geldiğimizde de onlardan kopuyoruz. Düşünün bir, şu anda, iktidarın eylemlerini, bizzat iktidar etmekte olanların bile anlayabildiği şüpheli. Sorun bakalım Ak Parti'nin Meclis grubuna, kaç kişi, içine sinerek izahta bulunabiliyor olan bitenler hakkında.... Meclis Başkanı'na, İnsan Hakları Komisyonu Başkanı'na anlatamadığınızı kime anlatacaksınız? Sorun bakalım gruba "Irak politikamızı tatmin edici buluyor musunuz?" diye, gruptan güven oyu alabilecek misiniz? Belki de arasıra böyle kimi hayati kararlar için gayrı resmi güven oylamaları yapmak lazım grupta... Biliyorum: Ak Parti iktidarına karşı peşin tavır alanlar olacaktır, vardır. İktidarın her tökezlemesi onların beklediği şeydir. Tökezlersiniz ve onlar sevinçle çullanırlar üzerinize... Ancak şu anda asıl bu iktidardan ciddi bir şeyler bekleyenler tedirgin. Bizzat kendi tabanı tedirgin. Geniş halk kitleleri tedirgin. Bir savruluş genelde gözlenen. Bir yönetim zaafı. İçimden geçiyor, bu kadronun önde gelenleri bir- kaç gün sürecin içinden çıksa da bir kenarda olan biteni gözlese... Durup kendi kendine baksa... Kendi kendini bir "vak'a analizi" gibi tahlil etse... Türkiye, bu iktidarın göreve başladığından beri çok ciddi gündemlerle karşı karşıya, bu doğru. Ve şu anda, iktidarın gözlenen zaafları sadece bu yoğun gündemle izah ediliyor. Yani "Evet, bir savrulma var" diye başlıyor, sonra "ama" diye savunmaya geçiliyor ve bu savrulmanın bu yoğun gündemin ürünü olduğu ifade ediliyor. Belki biraz da "yeni oluş..." Oysa bir başka cümle kurulabilirdi: "Çok yoğun gündemle karşılaştılar. Türkiye'nin en temel sorunları önlerine geldi. Her bakımdan yeni idiler. Buna rağmen müthiş bir kriz yönetimi ile her şeyin üstesinden gelmeyi başardılar." Bu söylenebiliyor mu? Ak Parti yönetimi, en azından yarın toplumun böyle bir noktaya geleceğini düşünüyor mu? Şu söylenebilir ki, böyle sığınma alanları aramak ve sık sık başvurulan savunmalar miadını doldurmak üzeredir. Bunların toplum ruhundaki karşılığı sür'atle azalıyor. "Dostların üzüldüğü..." bir noktaya doğru seyrediliyor. Sür'atli bir derleniş-toparlanışa ihtiyaç var.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |