|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Geçen hafta iki işkence davası sonuçlandı. Bunlar sırasıyla sendikacı Süleyman Yeter'in gözaltında öldürülmesi davası ve ünlü "Manisa davası"ydı. İkinci davadan başlayacak olursak, görüşülmesine 7.5 yıl önce başlanan bu dava zaman aşımına uğramasına 3 ay kala, 16-17 yaşlarındaki 14 liseli gence gözaltında işkence yapmaktan yargılanan 10 polise verilen 60 ile 130 ay arasındaki hapis cezası Yargıtay 8. Dairesi tarafından oybirliği ile onaylanarak sonuçlandırıldı. Belki siz de hatırlıyorsunuzdur; yıllar önce liseli gençler tutuklu olarak yargılanırken, gençlerden birinin annesinin gençleri taşıyan aracın arkasından, şahit olanları "hukuk devletine" isyan ettiren bir biçimde "Götürmeyin o daha çok küçük!" diye nasıl haykırdığını siz de hatırlıyorsunuzdur.... Tamı tamına, "Çocuklarını yiyen bir Cumhuriyet" ile karşı karşıyaydık.... "Manisa davası"nda işi zaman aşımının "şevkatli" kolları arasına atabilmek için başta Emniyet Genel Müdürlüğü olmak üzere ilgili dairelerin nasıl gayret gösterdiği artık herkesin malûmu olduğu için bu konuyu fazla uzatmayacağım. Ancak ne olur ne olmaz, Yargıtay'dan çıkan son karara belki bazılarının aklı hâlâ yatmamıştır diye, liseli gençlere reva görülen ve mahkemenin "onama gerekçesi"nde de tekrar edilen işkence çeşitlerinden bazılarını hatırlamakta yarar var: "Çırılçıplak soyarak basınçlı su sıkmak, ıslak battaniyeye sardıktan sonra elektrik vermek, erkeklerin hayalarını sıkmak, makatlarına cop sokmak, kızlara cinsel taciz, göğüslerini elleyip sıkmak, zıplatmak, ayakta tutmak...." Görüyorsunuz; insanoğlu sırasında insanlıktan bu derece uzaklaşabiliyor.... Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Yargıtay'dan çıkan onama kararını "doğru ve isabetli bir karar" olarak niteledikten sonra sözlerine şöyle devam etmiş: "Şu andan itibaren herkes bilmeli ki, insanlık suçu olarak kabul ettiğimiz işkence konusunda birine bir şey yapacak olanlar dokuz defa düşünmelidir." Doğru, yerinde bir açıklama doğrusu... Ancak insan yine de sormadan edemiyor: "AB'ye uyum" çerçevesinde, onun himmetiyle sonuca bağlanan bu davanın siyasi sorumluluları nerede? "Manisalı gençler" onama kararının gerekçesinde sıralanan muamelerden geçirilirken onların çığlıklarına kulaklarını tıkayan, birbirinden sorumsuz açıklamaları ve politikalarıyla davanın 7,5 yıl sürmesine zemin hazırlayan dönemin siyasi sorumluları nerede? Tamam, belki bugün "Buna da şükür!" diyebileceğimiz bir noktaya geldik ama, ya bu pis işlerdeki siyasi sorumluluk ne olacak? Geçen hafta karara bağlanan ikinci işkence davasına gelince: Söylediğim gibi bu davada karar çıktı. Mahkeme, sanık polislerden birisini 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırdı. Bu arada bir polis memuru beraat ederken, davanın 4 yıldır yakalanamayan sanığı olan üçüncü polis memurunun dosyası ayrıldı. Kararı açıklayan mahkeme heyetinin mahkûm olan polis ve yakalanamayan sanık polisin gözaltında ölen sendikacı Süleyman Yeter'e işkence yaptıklarını ve bunun sonucunda da ölümün gerçekleştiğini tutanağa geçirdi. Yani mahkeme kararına göre olay artık besbelli; Yeter işkence sonucu öldü. İsterseniz şimdi de, mahkeme heyetinin işkence yapan polisi 4 yıl 2 ay hapis cezasına nasıl çarptırdığına, yani ceza takdiri sürecine göz atalım: Mahkeme heyeti polis memurunu önce "Kastı aşarak adam öldürme" suçundan dolayı 10 yıl ağır hapis cezasına çarptırmış. Bu ceza daha sonra, "failin birden fazla olması ve asli failin belirlenememesi nedeniyle" 5 yıl ağır hapis cezasına indirmiş. Bu indirimin üzerine bir de sanığın "mahkemedeki iyi hali" dikkate alınarak 10 aylık bir indirim daha yapılmış. Peki şimdi, indirimler sonucunda 4 yıl 2 ay ağır hapis cezasına çarptırılan polis memuru gerçekte kaç yıl hapis cezası çekecek? Bunun hesabı da şöyle: 4 yıl 2 ay hapis cezası, İnfaz Yasası uyarınca 20 ay sekiz güne düşecek. Ayrıca polis memurunun 1,5 yıl cezaevinde kaldığı da hesaba dahil edilince, işkenceci polisimiz iki ay sonra aramızda! İnsanın inanası gelmiyor.... İki polisin Yeter'i işkenceyle öldürdüğü sabit, ama "asli fiilin", yani "öldürücü darbe"nin kimden geldiği belirlenemediği için cezanın sil yarısını.... Unutmayın, bir de "mahkemede iyi hal"den (ne demekse?) gelen 10 aylık bir indirim daha var... Şimdi soralım: "Manisa davası" sanıklarından 5 polis 11 gence işkence yaptıklarından dolayı 110'ar ay ağır hapis cezasına çarptırılırken ( bu cezada da "genç" başına 10 ay gibi komik bir süre söz konusu), işkenceyle birisini öldürdüğü sabit olan bir başka polis memuru nasıl oluyor da işin içinden 50 ay (4 yıl 2 ay) hapis cezası ile çıkabiliyor? Unutmayın; birinci davada (çok şükür) ölen yokken, diğerinde ortada genç bir adamın ölüsü yatıyor... Bana saracak olursanız, mahkemelerden çıkan cezaların her ikisi de adil değildir. İşkencede "genç" başına 10 ay hapis, sonunda ölüm varsa 50 ay hapis... Ne güzel bir "hukuk devleti" bu böyle... Madem iş karşılaştırmaya geldi dayandı, size yine geçen hafta çıkan bir karardan daha söz edeyim de, düzenin "adil" olup olmadığına siz karar verin: "Titan Saadet Zinciri"ni hatırlıyorsunuzdur; hani gösterişli doğum günü partisiyle tanıdığımız Hakan Kenan Şeranoğlu'nun birkaç yakınıyla birlikte kurduğu "zincir". Geçen hafta bu "Titan davası" da karara bağlandı. Kararda önde gelen üç sanığa kaçar yıl hapis cezası çıktı biliyor musunuz? Tam 25 yıl ağır hapis.... Düşünebiliyor musunuz? Devletin polis teşkilatının bir üyesi, polis memuru bir arkadaşıyla başbaşa verip işkence ile gözaltına aldıkları bir zanlıyı öldürdüğünde sonuç 50 ay hapis, ama işin içinde işkence ve cinayete rastlanmayan, bir dolandırıcılıktan ibaret bir olayda sonuç 25 yıl hapis! Ne dersiniz; yoksa bir zamanlar hakkında çok mürekkep harcanan "çok hukukluluk" denilen durum gerçek mi oldu?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |